| Rıza Durmuş |
Yazar:![]() Ali DURMUŞ (Eğitimci, Dil ve Kültür bilimci) ![]() Tarih: 24.02.2007 Puan: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Okunma Sayısı: 574 Kelime Sayısı: 1355 | “45 yılı aşkın bir Avrupa serüveninin sonu” Son iki yazımı böylesi acı haberler ve ardından bıraktığı izlere ayırdım. Yazılacak elbette pek çok konular vardı bekleyen. Ancak bu haberlere değinmeden olmazdı elbette. Gönül isterdi ki hiç böylesi kara haberler olmasın, ama mümkün mü? Rıza Durmuş, Trabzon’un kurtuluş yıldönümüne rastlayan, yani 24 Şubat 2007 tarihinde aramızdan ayrıldı, aramızdan ebediyen göçüp gitti. Avrupa’ya ilk gelen kuşaktandı. Önce Avusturya ve sonra da Almanya. Almanya’da ilk Türkler, Almanya’dan, köyümüzden bir Acısulu daha aramızdan ayrılıyordu. İlk yazılarımda da yazmıştım. Almanya’da AKDER’in ilk kurucularındandı Rıza Durmuş. Öyle savunuyordu ki birlik ve beraberliği, AKDER gecelerinde daha dün gibi hatırlıyorum. Organizelerde onun da yapacağı mutlaka bir görev oluyordu. O da hastalık, rahatsızlık demeden elinden gelen desteği vermeye çalışıyordu bu yaşına karşın. Hizmet anlayışında, benim de savunduğum herkesin mutlaka yapabileceği bir şeyler olmalı, vardı. Köyde kaldığı sürede de yeri geldiğinde, konu olduğunda AKDER’i anlatıyor, önemini dile getiriyordu. Gençlere, bu işleri sizler yürüteceksiniz, diyordu. Tavsiyeleri her zaman hazırdı. Köyde geçen yaz uğradığımızda, yaptırdığı evi gezdiriyordu bize. Çok beğenmiştik evi. Misafirliğe çok özen gösteriyordu. Onca yıllık tecrubesi vardı bu konularda. Otel odası gibi, özel bir misafir odası yaptırmıştı tuvaleti, duşu ve lavabosu içinde. Onca yıl memleketten uzak kalmıştı. Belli ki Türkiye’ye döndüğündeki yaşlılık döneminde rahat bir yuvam olsun istiyordu. Ancak daha bir yıl bile olmamıştı bu eve taşınalı. Nasip işte… Bir minibüs hastalığı, daha doğrusu minibüs sevdası vardı. Hasta olduğu zamanlarda bile, ille de minibüsle izine gidecekti. Bir tane bordo mavi minibüsü ve en son yedi kez izine gittiğini Volkswagen markalı minibüsü vardı. Herkes iyi tanıyordu bu arabaları. Çok rahat olduğunu savunuyor, yaptırıyor ve sürüyordu. Arabasına eski demiyor, daha yenisini de tercih etmiyordu. Bu konuda görüşlerimiz hep farklı oluyordu. Ama o, arabasına sevdalıydı ve olsa da olmasa da bu arabası olacaktı. Biraz rahatsız olduğunu biliyorduk ama böyle aniden aramızdan ayrılıp gideceğini hiç hesaba katmamıştık. Tekrar acı bir haber alıyorduk köyümüzden. Allah Rahmet eylesin der, yakınlarına sabırlar diliyoruz. Başka ne yapabiliriz ki? Avrupa’da ve köyünden uzakta oturan Acısulular bir gün gelecek böylesi acı haberlerle karşılaşacaklar. Gözlemlediğim kadarıyla, köyünden uzakta olanlar, Avrupa’da olanlar, oldukça çok duygusal oluyorlar bu konularda. Nedenini açıklamak hiç de zor olmasa gerek: hasretlik... Hollada’yı çok iyi biliyordu Rıza Durmuş. Hollanda’da bir çok kültürel etkinliklere katılmıştı bizimle birlikte. Buradaki bir çok insan tanıyordu onu. Çok meraklıydı kültürel etkinliklere. Mümkün olduğunca da katılmaya çalışıyordu. Çok sayıda anılarımız oldu onunla. Bu anıları anlatmak, aynı zamanda Türklerin 1960’lı yıllarda Avrupa’ya gelişi ve sonrasını anlatmak olurdu. 45 yılı aşkın bir Avrupa serüveni… Ben bile 27 yılı dolduruyorum bu serüvendeki ikinci kuşak olarak. Ne kadar da uzun süre değil mi? Geçmişte Avrupa’da vuku bulan bir cenazenin Türkiye’ye götürülüşünün resmi işlemleri oldukça zor ve uzun sürüyordu. O zamanlar cenaze yakınlarına maddi destek de toplanıyordu. Bu duruma hazırlıklı olmayanlar için oldukça zor bir durumdu bu. Günümüz Avrupa’sında ise artık bir çok özel cenaze sigortası var. Ama özellikle yurtdışı Diyanet Vakfı’nın bu konudaki hizmeti gerçekten çok iyi. Yıllık belirli bir ücret ödüyorsunuz, hepsi o kadar. Cenaze durumunda bir telefon ediyorsunuz ve bütün işlemleri Vakıf bir gün gibi çok kısa zaman içinde tamamlıyor. Bir refakatçı ile cenazeyi adresinizden alıp, Türkiye’de kaldığınız köye kadar götürüyor. Bu, vakfın yurtdışındaki Türk vatandaşları için çok önemli bir hizmetidir. Sadece 4 milyonu aşkın bir Türk nüfusu var Avrupa’da. Son yıllarda Avrupa’nın bir çok büyük şehrinde müslüman mezarlıkları alınmaya başlandı. Ancak, özellikle Türkler yine de doğduğum vatanım, köyüm, babamın ya da dedemin doğduğu yer diyorlar bu konuda. Tabiki üçüncü ve dördüncü kuşak ileride neler düşünür, neler yapar bilemiyoruz. Bu konuda kesin bir şey söylemek oldukça zordur. Çünkü, şu anda bile birinci ve ikinci kuşağın fikirleri artık yeni kuşaklar tarafından bir çok konuda benimsendiğini söylemek çok zor. Rıza Durmuş, ilk gurbetçi kuşağın mensubu Acısulu. Bir çok gurbet arkadaşı hayatta. Avrupa’da ya da bir süre Avrupa, bir süre Türkiye’de kalmaktalar. Onların kuşağını, kendilerinden dinleyerek çok daha geniş bilgi elde etmek mümkündür. Almanya’dan Türkiye’ye yolculukta, bütün ülkelerden seyahat etmiş, nerdeyse büyük küçük bir çok yolları kat etmişmişti Rıza Durmuş. Avusturya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan üzerinden Türkiye; yine Avusturya, Slovenya, Hırvatistan, Sirbistan, Bulgaristan ya da Makedonya ve Yunanistan üzeri Türkiye’ye; bir diğer güzergah olarak da İsviçre ya da Avusturya üzerinden, İtalya’ya, oradan Yunanistan’a ki oradaki farklı güzergahları kullanarak Türkiye’ye gitmişti karayoluyla. Geçtiği yolları, durakları, gümrükleri, büyük ve küçük köylerin adlarını dahi çok iyi hatırlıyor, yol maceralarını hiç unutmuyordu. 45 yılı aşkın bütün bu yol maceraları zaten başlı başına bir romandı Rıza Durmuş için. Yani arabayla Türkiye’ye izine gitmek, onun için sanki olmazsa olmazlardandı. Ancak o zaman izine gittiği sayılacaktı. Böylesi yol ve araba sevdalı Acısulular halen mevcuttur. Yine 2002-2003 yıllarıydı. Benim de Acısu AKDERgi’de Genel Yayın Yönetmeni olduğum dönemdi. Köyümüz ve köyümüz insanının bir çok resmine ihtiyaç vardı. Güzel resim çekebilmek için, sabahın erken saatlerinde minibüsüne binip ve Horeften, Kurtkayası, Yaylacık, Maloz derken Balıklı Yaylası’na varıyordu. Yolda durup durup, klasik fotoğraf makinesi ile çevrenin çeşitli görüntülerini çekiyordu. Sonradan da her resmin macerasını uzun uzun anlatıyordu bana. Yaşlılarımız, sevdiğimiz insanlar birer birer aramızdan ayrılıyor. Şu andaki yaşlılarımız, baksanıza arkadaşlarım hep gitti, gidiyor, demek sıra bana geldi diyerek, içinden geçiriyor ve gözyaşlarına engel olamıyorlar, köyümüzün en yaşlısı Temel Doğan amcanın Ali Rıza ÖZKURT’ün ölümünde söylediği gibi. Ama ölümün yaşı olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu durum sadece yaşlılara mahsus olmadığını da çok iyi biliyoruz. Bizimkisi ise teselliden başka bir şey değil. Her ne kadar üzülsek, ağlasak da kaybettiğimiz insanları, sevdiklerimizi geri getiremiyor, buna alışsak da alışmasak da hayat bir şekilde devam ediyor, etmek zorunda. Tabiki Rıza Durmuş’u, Avrupa’yı anlatmakla bitmez. Ayrıca bu konuları yazmak da hiç de öyle kolay gelmiyor bana. Ama onları bu yazımızla saygı ve sevgi ile anıyoruz. İnsanlarımızın, büyüklerimizin, sevdiklerimizin kıymetini hayatta iken bilmeli ve ne yapıp yapıp insanlar arası ilişkileri sevgi ve saygı temelinde sürdürmek, galiba yapılabilecek en güzel şey olsa gerek. Tavsiyelerimiz bu yönde olup, sevgili Rıza dayıma bir kez daha Allahtan Rahmet, herkese başsağlığı ve sabırlıklar dilerim. Senin yokluğuna alışmak Almanya’da, Hollanda’da, Türkiye yollarında ve Türkiye’de çok zor olacak… Ali DURMUŞ (Eğitimci, Dil ve Kültür bilimci) a.durmus61@gmail.com |
[




ilk Acısulular gibi, o da bütün aşamalardan geçti. Önce pansiyon hayatı, ardından çoluk çocuğu Almanya’ya alma. Uzun yıllar çalıştıktan sonra bazı sağlık sorunları oldu, çalışamadı ve hastalığa ayrılmıştı. Son rahatsızlığı kalp ve damarlardandı. Ameliyat oldu. Almanya’da kalbine pil yerleştirdiler. Pilin ömrü 15 yıl kadar olup her seferinde değiştirilecekti. Uzun süre köyde kalıyor ve zaman zaman Almanya’ya uğruyor sağlık vs işlerini izliyordu. Bir yıl kadar önce Türkiye’de bir kaç kez kalp krizi geçirmiş, bir kaç kez hastaneye kaldırılmış ve sonunda acil olarak özel bir uçakla Almanya’ya getirilmişti. Son zamanlarda sağlığı iyiydi aslında. İlaçlarını kullanıyor ve günlük hayatını sürdürüyordu. Ama hani deriz ya, hastalık bir defa başladımı, insanın yakasını bir türlü bırakmıyordu işte. Bu ve buna benzer sağlık sorunu olanlar konuyu çok iyi bilirler. Baksanıza, Ali Rıza ÖZKURT, turp gibi insan hastalanıyor ve üç ay içinde vefat ediyor. Onda da hastalık bir başlamış ve yakasını bir türlü bırakmamıştı. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

