|
SUNGUR
|
 |
« Yanıtla #1 : Perşembe, 19.Temmuz 2007, 13:17:20 » |
|
Yukarıdaki Alman atasözüne ilave olarak yine büyük Alman Hukukçusu Frederich von KIRCHMANN "İyi kanunlar kötü uygulayıcıların elinde kötü sonuç verdiği halde, kötü kanunlar iyi uygulayıcıların elinde iyi sonuçlar vermektedir." hükmünü iddia etmiştir.
Ülkemizde halen mer'i (geçerli) olan yasalar AB ülkelerinin çoğunluğunda (İngiltere hariç) uygulanmaktadır. Kaahir ekseriyetle de hükümler arasında fark bulunmamaktadır. Keza çoğunluğu ülkemiz yönünden iktibas şeklinde alınmış olduğu da herkesin bilgisi dahilindedir. Başka ülkelerden Kanunlar iktibas edilirken, yerel örf adet, gelenek, görenek ve hayat tarzı da nazarı dikkate alınması gerektiği esaslı bir prensiptir. Bir başka deyişle kanunların ruhu sosyal hayat ile mütenasip olması (örtüşmesi) gerekir. Belki bunun en güzel ve somut örneğini de Osmanlı İmparatorluğu Sultan Abdulaziz döneminde gündemde olan Fransız Code de Civil'in alınması düşünülürken, o dönemin büyük devlet ricalinden olan Ahmed Cevdet Paşa tarafından oluşturulan Mecelle Komisyonu ile hazırlanmış olan Mecelle-i Ahkamı Adliye adlı kodifikasyondur. Ki Yeni Medeni Kanunun kabulüne kadar çok büyük fayda sağlamış, özlü ve yapıya uygun olan bu tenvin, Avrupa ülkelerince de takdire şayan bir düzenleme olarak kabul görmüştür. Bu ilkeye dikkat edilmediği takdirde alınan iktibas teori açısından fazla bir şey farkettirmezse de uygulamada vahim neticelere sebep olduğunu müşahade etmekteyiz. Nitekim bunun en güzel örneğini ülkemizde 1992 yılında CMUK olarak bildiğimiz Ceza Muhakemeleri Usul Kanununda yapılan bir kısım değişiklikler ki özellikle 135/a maddesi ve 250/II değişikliği tarih olarak, Alman CMUK'unda yapılan değişiklikten sadece bir hafta sonra yapılması calibi dikkattir.Diğer taraftan bunun o zaman aktif olup, şimdi kadük kalan bir siyasimizin 500.gün garabeti olarak ortaya çıktığı da akademisyenlerin kaahir ekseriyetinin ittifakiyle sabittir. Ki bu konuda Fakülteden saygı değer hocam Doç. Dr.Cumhur ŞAHİN, bu değişiklikle, her tarafı bozuk bir köy yoluna son model ferrariyle girme benzetmesini yapmıştır. Nitekim uygulamada aksaklıklara başlayınca, kolluk kuvvetlerinin bu değişiklikler karşısında sahip oldukları hak ve yetkiler ile hazırlık evresi ve soruşturmada izlenilenecek yol ve yöntemler konusunda bir çok meslek içi seminerler ile çözülmeye çalışılmıştır.
Bir başka ifadeyle kanun koyucu olmak ayrı, kanun oluşturulduktan sonra uygulayıcı olmak ayrı bir kavram olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Halihazırda, arkadaşımızın değinmiş olduğu somut olay yönünden Orman Kanunu incelendiğinde, orman olarak nitelindirilen alanda sadece nefes almanın serbest olduğunu, geriye kalan tüm fiilerin suç ve cezayı müstelzim olduğu bir hakikattir. Nitekim bu davalara bakmakla görevli olan Yargıtay 9.Ceza Dairesi de aynı sertlikte bu kararları onamış olduğunu görüyoruz. Somut olaylarla sabittir.
Yukarıdaki açıklamalarımızdan çıkan netice şudur ki; sadece kanunlar ile suçun ve/veya olumsuzlukların önü alınamaz. İnsanlar vaz edilen bu kanunlara sahip çıkmak ve mahkemelerde kendilerine taalluk eden hususlarda doğru bilgi vermek ve yönlendirme yapmakla mükelleftir. Bu nedenle herkesin kendi vicdanında var olan yargıcı, savcıyı da uyandırması ve hakkaniyet üzere hareket etmeyi kendisine şiar edinmelidir. Aksi takdirde sadece Hakimler, Savcılar, Avukatların kararları, uygulamaları ve yorumları ile adaletin tam olarak tecellisi ve kısa zamanda neticesinin alınması mümkün olamayacaktır.
Ülkemiz uygulamasında somut durumu; en güzel şekilde Büyük İtalyan Hukukçu Solon'un sözü resmettiği kanısındayım: "Kanunlar örümcek ağları gibidir; yavaş bir şekilde geçmeye kalkarsan takılır kalırsın, hızlı olarak gidersen deler geçersin."
Saygılarımla.
Av.Metin Köse
|