Akçaabat-Acısu Köyü Forumu
Duyurular: Akçaabat-Acısu.Com Forumuna Hoşgeldiniz!
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Cuma, 09.Ocak 2009, 05:23:02


Kullanıcı adınızı ve parolanızı


Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: dini hikaye ve kıssalar  (Okunma Sayısı 2824 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« : Çarşamba, 18.Temmuz 2007, 20:12:05 »

    BU AKŞAM HİNDİSTAN'DA
    Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
    "Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin?  Derdin nedir? Söyle bana..."
    Adam telaş içinde:
    "Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı..."
    "Peki ne yapmamı istiyorsun?"
    Adam yalvarır:
    "Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!"
    Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:
    "Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.
    Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
    "Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?" der. Azrail (a.s) cevap verir:
    "Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki:
    "Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!"
    "Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi."
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Çarşamba, 18.Temmuz 2007, 20:14:24 »

   PEYGEMBERLİK SEMASI
   Hz. Musa, miraçta Peygamber Efendimize (s.a.v.), "Ümmetimden öyle insanlar gelecek ki, benden evvel gelseydi peygamberlik semasında görürdünüz." sözünü hatırlatarak, "Ya Muhammed (sav), bu sözüne delil isterim" demiş.
    Efendimiz, İmam-ı Gazali Hazretlerini çağırmış, o ruhanîyeti ile temessül etmiş. Hz. Musa "Sen Kimsin?" diye sormuş. İmam-ı Gazali "Abdullah oğlu, Ahmet Oğlu" diyerek bütün seceresini saymış ve sonunda "Gazali" demiş. Hz. Musa: "Niçin bu kadar uzattın, baştan söyleseydin ya Gazali" deyince, İmam-ı Gazali: "Ya Musa, Allah (c.c.) Tûr dağında sana "O elindeki nedir?" diye sorunca, sen hemen "Asadır" demedin, "Ya Rabbi ben bunu şuralarda kullanırım, bu şundan yapılır" diye anlattıktan sonra "Bu asadır" dedin" demiş. Hz. Musa "Ben o zaman Rabbimle konuşuyordum, o konuşmayı uzatabilmek, o fırsatı değerlendirmek için öyle söyledim." diye cevap vermiş. İmam-ı Gazali: "Ya Musa, sen öyle bir fırsatı değerlendirmek için sözü uzatırsın da, ben Allah'ın ulül azm bir peygamberi ile konuşma şerefine ermişken hiç sözü kısa tutar mıyım?" deyince Hz. Musa, "Ya Muhammed, sözünde haklıymışsın." demiş.

* * *

   Allah, o büyükleri tanımaya, onlara karşı haddini bilmeye, onların yollarına ve yaptıkları hizmetlerde onlara yardıma insanımızı ve insanlığı muvaffak eylesin.

Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Perşembe, 19.Temmuz 2007, 14:53:15 »

KERPİCİN ETKİSİ
    Bir inkarcı, alimin birine şu üç soruyu sorar:
1- Allah varsa bana göster.
2- Her işi Allah yaratıyor da neden suçlu ceza görür?
3- Şeytan ateşten yaratıldığı halde ona cehennem ateşi nasıl etki yapabilir?
    Alim bu soruları soğukkanlılıkla dinler. Sonra da yerden bir kerpiç parçası alıp inkarcının başına vurur. Başı yarılan inkarcı soluğu mahkemede alır. Hakim, alime sorar:
    - Bunun başına kerpiç vurmuşsun öyle mi?
    - Bana üç soru sormuştu, ben sorularına karşılık kerpici vurdum.
    - Nasıl?
    - Anlatayım. Allah varsa bana göster demişti. Başının ağrıdığını iddia ediyorsa göstersin. İkinci olarak da her şeyi Allah yaratıyorsa suçlu neden ceza görsün dedi. Madem ki niçin beni mahkemeye veriyor. Üçüncü olarak da ateşten yaratılan şeytana cehennem ateşi nasıl etki yapar diye sordu. Cevabını aldı. Topraktan yaratılan kendisine, yine topraktan olan kerpiç nasıl etki yapıyor?
    Bu cevaplardan sonra alim beraat eder.
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Pazar, 12.Ağustos 2007, 23:29:17 »

VEREN KEPÇE DEĞİL
    Molla Cami anlatıyor: Cömert birisine sormuşlar:
    - Fakirlere ve muhtaçlara verdiğin, dağıttığın şeylerden ötürü gönlüne kibir geliyor, onları kendine minnettar görüyor musun?
    - Kesinlikle hayır. Ben kendimi aşçının elindeki kepçe gibi görüyorum. Verilen kepçeden geçse de veren aşçıdır. Kepçe, "rızkı veren benim" gibi bir hisse kapabilir mi? demiş.

* * *

   Keşke insanlar, yaptığı hayırlı icraatlarda aşçının elindeki kepçe kadar dahi pay sahibi olmadıklarını idrak edebilse ve gizli şirk gibi büyük bir çirkinliğe düşmeseler...


KAYNAK: AKAR, Mehmet; Mesel Denizi, Nil Yayınları, İstanbul 2001
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : Cuma, 24.Ağustos 2007, 17:24:37 »

DÜNYADA ŞEN OLANLAR AHİRETTE DE ŞEN OLSUNLAR
    Maruf-u Kerhi bir gün Dicle kenarındaki bir hurma bahçesinde yakınlarıyla otururken kayık içinde bir kısım gençlerin saz çalıp içki içerek gelişlerini görürler. Bunlara kızanlar:
    - Senin duan makbuldür dua et de kayıklarını devirip suya gömülerek boğulsunlar, derler.
    Maruf, hemen ellerini açıp duaya başlar. Ama nasıl dua?
    - Rabb'im der, bunları bu dünyada şen şakrak kıldığın gibi ahirette de şen şakrak kılacak amaller nasip eyle!
    İtiraz ederler:
    - Biz senden, suya dökülüp cezalarını bulmalarını diledik. Sen ise bunların şen şakraklıklarının ahirette de sürmesini istedin!
    Cevap verir:
    - Bunların sarhoş halde suya dökülüp de boğulmalarından kimseye bir fayda gelmez. Ama ahirette de şen şakrak olacak ameller işlemelerinde topluma faydalar vardır. Siz benim duamı anlamadınız; ama Rabb'im anladı, der.
    Az sonra sahile çıkan gençler bahçeye Maruf'un huzuruna gelirler. Utanır, özür diler, tevbe istiğfar ederek bir daha böyle bir yanlışlığa sapmayacaklarına söz verirler. Verdikleri sözlerinde de dururlar, bir daha benzeri hatalara girmezler.

KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #5 : Cuma, 24.Ağustos 2007, 17:25:49 »

 ALİM İLE ZALİM
    Vakti zamanında bir zalim vardır. Adam dizi dizi haksızlıklar etmiş, nice zavalıları acımasız zulmüyle pençesi altında inim inim inletmiştir. Sayısız derecede yoksul ve düşkünlerin ocaklarını söndürmüş ve ettiği zulümleriyle ülkesinde adını azgın zalime çıkarmıştır.
    İşte bu zalim, bir gün işi icabı etrafında saygı ve sevgiyle anılan Allah bağlısı bir alime ziyarete gider. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde dünyadan el-etek çekmiş bulunan alim, kendisini görmesin diye yüzünü örter. Kapıyı açan oğlu zalimin zulmünden korktuğu için, "Kusura bakmayın" der. "Babam, çok hasta, ne yaptığını bilmiyor. Her halde farkında olmadan yüzünü örtmüş olacak. Yoksa sizin teşrif ettiğinizi bilseydi hiç yüzünü örter miydi? Babamın namına sizden özür dilerim."
    Bunları tek tek duyan Allah aşığı alim ortaya atılarak şöyle haykırır: "Oğlum, neden yalan söylüyorsun? Ben hasta masta değilim. Allah'a şükürler olsun hiçbir şeyim yok. Fakat böyle zulmüyle destanlar yazan kötü kişileri görmek istemem. O yüzden de gözlerimi örttüm. Lütfen zalim ayaklarınızla evimi kirletmeyiniz."
    Bunun üzerin zalim adam bir anda kendine gelir. Ve evi terk ederken iki gözü iki çeşme ağlıuuuuups bütün samimiyetle yaptıklarına tövbe eder. Allah'tan af diler. Allah da hem zalimi, hem de alimi yaygın rahmetiyle affına mazhar eder. Alim evine gelen zalimin yüzüne bakmadığından ötürü, zalimi de yığın yığın haksızlıklarından pişmanlık duyduğu için bağışlar.
    Yüce Allah (cc) cümlemizi gerek kendimize, gerek başkalarına karşı en ufak bir haksız harekette bulunmaktan korusun, amin!..

KAYNAK: Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : Çarşamba, 29.Ağustos 2007, 00:05:56 »

YA BEN NASIL KORKMAYAYIM
    Adamın biri her gece çocuğuyla yatar. Bir gece bakar ki çocuğu bir sağa, bir sola dönmekte ve bir türlü gözlerini yumup da uyuyamamaktadır. Hasta mıdır, yoksa bir sıkıntısı mı var diye merak eden baba, "Ne oldu yavrum, yoksa hasta mısın?" diye sorar. Çocukda, "Babacığım!.." der. "Yarın günlerden perşembe. Öğretmen imtihan edecek. Çalıştım imtihanımın başarılı geçeceğine inanıyorum, fakat yine de bir hata yaparım da öğretmenim beni döver veyahut da kendisini kızdırırım diye korkuyorum. Onun için de sıkıldığımdan gözlerime bir türlü uyku girmiyor. İmtihan bu. Kolay değil."
    Küçücük çocuğun bu şekilde manalı ve yerinde konuşması adamı birden bire aptallaştırıverir. Daha bu yaşta bir çocuğun yarını düşünmesi ve imtihandan bu derece korkması ne demek? İşte bu düşünçe kendisini büsbütün çileden çıkarır ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. Bir sabi yarını düşünerek ve korkarak imtihanına hazırlanırda; bizler niye hazırlanmayız, bizler niye korkmayız? Hem de bizim imtihanımız Kıyamet günü yüce Allah'ın huzurunda Mahkeme-i Kübra'da olacak, diyen düşünceler içinde saçını başını yolmaya koyulur. O sırada, "Birgün dağları yerinden sökeriz de yeri dümdüz olmuş görürsünüz. Sonra da hiçbirini bırakmaksızın insanları toplarız. Saf saf Rabbine arz edildiklerinde onlara; And olsun ki, sizi önce nasıl yarattıysak, huzurumuza da öylece getiririz. Kıyamet kopup da huzurumuza çıkarak hesaba çekilmeyeceğinizi mi sandınız?" diyen Allah kelamını hatırlar.
    Bundan sonra artık adam kendini Allah'a ibadete adıuuuuups bütün zamanını ahiret imtihanına hazırlamakla geçirir.
- Mev'ize -
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #7 : Çarşamba, 29.Ağustos 2007, 00:15:37 »

ÇOBAN VE AGAÇ

Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra , babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu. Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri , belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı , en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :"Ver yavrum , derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan , yıllar boyu hiçbir gün aksamadan . Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi. Yaşlı adam , ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün , yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha , bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken , ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiğin günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde , aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı. Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :"Canım " dedi, hıçkırıp ağlayarak. "Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin , bugünün Ramazan'ın ilk günü olduğunu?

Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #8 : Pazartesi, 03.Eylül 2007, 11:58:34 »

  SERVETLE ÖVÜNMEK
    Harun Reşit ile Şakik-i Belhî Hazretleri sohbet ediyordu. Bir ara Hazret:
    - Ey Halife! Farz et ki büyük bir çölde kaybolmuşsun. Susuzluktan ölmek üzeresin. O anda birisi gelip elindeki su dolu kırbayı sana satmak istese kaç para verirsin? diye sordu.
    Halife gülerek:
    - Ne kadar isterse veririm, dedi.
    - Peki, o suya karşılık servetinin yarısını istese verir misin?
    - Veririm.
    Hazreti Şakik, "Doğru söyledin" dedi ve devam etti:
    - Ey Halife! Diyelim ki servetinin yarısı ile o suyu alıp içtin ve bir müddet daha yaşama imkanı buldun. Fakat az sonra içtiğin suyu çıkarman gerekir. Ama buna muvaffak olamasan, bütün uğraşmalarına rağmen idrarını yapamasan ve adeta ölecek hale gelsen, o anda yine birisi karşına çıkıp: "Seni tedavi edebilirim, ancak servetinin öbür yarısını isterim" dese, ne dersin?
    Halife hiç düşünmeden:
    - Elbette razı olurum, dedi.
    Bunun üzerine Şakik-i Belhî:
    - Öyleyse Ey Emirü'l Mü'minin! Önce içtiğin, sonra da idrar yolu ile dışarı attığın bir yudum su kıymetinde bile olmayan servetine sakın güvenme! Hiç kimseye karşı mal, mülk ve servetinle övünme, buyurdu.



   Evet, insan gelirken beraberinde olmayan, giderken de beraber götüremediği servetine güvenmemeli, yıkılabilir dünyada kazandığı gibi her an kaybedebileceğini de unutmamalı, servetin kendisini değiştirmesine fırsat vermemelidir. Saygılar..

Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #9 : Pazartesi, 03.Eylül 2007, 12:03:57 »

SİZİN YANLIŞINIZI DÜZELTECEK ADAM ANASINDAN DOĞMAMIŞ MI?
    Bir gece Medine sokaklarında Halife Hazreti Ömer ve Abdurrahman bin Avf hazretleri gezerken bir evin içinden karışık seslerin geldiğini duyarlar. Biraz yaklaşınca sorar Halife:
    - Ey Abdurrahman, bu evin kime ait olduğunu biliyor musun?
    Abdurrahman bin Avf, "Bilmiyorum" der. Şöyle açıklama yapar.
    - Burası Rebi'a bin Ümeyye'nin evidir. İçindekiler de sarhoşlar, içmişler bağırıp çağırışıyorlar. Ne dersin, bunlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde  bu haldeler...
    Abdurrahman bin Avf der ki:
    - Bana kalırsa ceza uygulanacaklar onlar değil, biziz!
    İrkilir Halife.
    - Neden? diye sorar. Şöyle izah eder büyük sahabe:
    - Allahü Azimüşşan 'İnsanların gizli ayıplarını araştırmayınız' buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde evinin içindeki ayıplarını araştırıp meydana çıkarmakla meşgulüz. Aslında cezalık işi biz yapıyoruz demektir!
    Bunun üzerine düşünmeye başlayan Halife, elini Abdurrahman bin Avf'in eline uzatarak der ki:
    - Tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa biz onlara değil, onlar biz ceza isteyebilirler.
    Oradan hızla uzaklaşırken de söylenmekten kendini alamaz Halife!
    - Allah insanları doğru düşünen dostlardan mahrum etmesin. Kimseyi de kendi kanaatinde ısrarcı eylemesin. Kendi kanaatini dostlarına kontrol ettirmek, daha doğrsunu duyunca da hemen kabul etmek ne güzeldir!

KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #10 : Cumartesi, 15.Eylül 2007, 10:14:42 »

GİDECEĞİN YERE
    Arifin birisi, bir zengine: "Malı mı, yoksa günahı mı daha çok seviyorsun?" diye sordu. Zengin: "Malı seviyorum." dedi. "Doğru söylemiyorsun!" dedi arif... "Günahı ve vebali daha çok seviyorsun ki ölürken beraberinde malını değil de onları götürüyorsun. Eğer, er isen, malı günahsız olarak beraberinde götürmeye çalış. Malını seviyorsan, onu kendinden önce Rabbinin yanına gönder ki, gittiğinde onları orada bulasın, işine yarasınlar."



   Akıllı adam, hazırladığı erzakını yollarda bırakan değil, kalacağı yere götürendir. Allah yoluna veren, malını dünya yolunda bırakmamış, götürmüş olur. Yoksa sadece günahını götürür.

Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #11 : Cumartesi, 15.Eylül 2007, 10:17:18 »

 AŞERE-İ MÜBEŞŞERE'YE BENZEMEK
    Hazreti Ali (kerremallahü vechehu) hurma bahçesinde akşama kadar çalışmış, akşam da devesinin üzerine bir çuval hurma yükleyerek evinin yolunu tutmuştu.
    Devenin yuları yardımcısı Kamber'in elinde kendisi de önde gidiyordu. Medine'nin içine girdiklerinde yolun kenarından bir ses geldi. Yoksulun biri elini açmış sızlanıyordu:
    - Ne olur Allah rızası için!... diyordu.
    İşte bu sırada sesi duyan Hazreti Ali (ra) ile arkadan deveyi getiren Kamber arasında şu konuşma geçiyor. Hazreti İmam soruyor:
    - Kamber ne istiyor bu yoksul?
    - Hurma istiyor Efendim!
    - Ver öyleyse!...
    - Hurma çuvalda Efendim!
    - Çuvalla ver öyle ise!...
    - Çuval da devenin üzerinde!...
    - Deveyle ver öyle ise!...
    Emri yerine getiren Kamber der ki:
    - Devenin ipi de benim elimde, demekten korktum. Çünkü beni de deveyle birlikte yoksula vermekte tereddüt etmeyebilirdi.

KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #12 : Cumartesi, 29.Eylül 2007, 21:36:44 »

  FİRAVUNA SİHİRBAZLARIN CEVABI
    Firavun, Hz. Mûsa'nın tevhid mücadelesinden, saltanatını kaybetme endişesi lie korktu, ürktü, şaşkınlık içinde Mısır sihirbazlarını topladı ve Musa (a.s.) ile müsabakaya çıkardı. Sihirbazlar:
   "Ya Mûsa, sen mi önce asânı atarsın, yoksa biz mi atalım?" diyerek Hz. Mûsa'ya hürmet ve nezaket gösterdiler.
   Mûsa (a.s.) ise onlara:
   "Siz atacağınızı atın!" dedi. (A'raf, 115-116)
   Sihirbazlar, Firavun ve Mısır halkının önünde yere bir kaç deynek ve ip attılar. Onlar da kıvrılıp yılan gibi görülmeye başladılar. Sonra emr-i ilahi ile Mûsa (a.s.) asâsını attı. Asâ, kocaman bir ejderha olup meydandaki bütün sihir aletlerini yuttu. Sihirbazlar, bu halin beşeri bir san'at ve marifet değil, ilahi bir mucize olduğunu anladılar. Çünkü sihir olsaydı atılan deynek ve ipler, sihir bozulduğunda yerinde kalırdı. Halbuki, sihirbazların sihirleri bozulup iptal edildiği gibi, aynı zamanda deynek ve ipler de tamamen ortadan kaldırılmıştır. İşte bu mucizeyi gören sihirbazlar:
   "Biz, Mûsa ve Harûn'un Rabbine iman ettik!" diyerek secdeye kapandılar.
   Firavun buna çok öfkelendi:
   "Benden izin almadan nasıl iman edersiniz? Demek ki, Mûsa sizin üstadınız imiş! Siz bu işi ondan öğrenmişsiniz! O halde sizin el ve ayaklarınızı çapraz kestirerek sizi ölüme mahkum ediyorum!" dedi.
   Sihirbazlar da Firavun'a tavır koyarak:
   "Seni, bize gelen apaçık bir mucizeyi tercih edemeyiz!... Sen fiilinde serbestsin. Dilediğin zulmü yapabilirisin! İşkencen bize zarar vermez! Hükmünse, yalnız bu dünya hayatında geçerlidir. Oysa biz, Allah'a döndürüleceğiz..." dediler.

KAYNAK: TOPBAŞ, Osman Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
şahinkaya06
Global Moderator
*****
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 215


DERVİŞOĞLU


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #13 : Çarşamba, 24.Ekim 2007, 21:27:49 »

 ISTIRABIN GÖZYAŞLARI
    Emevi halifelerinden Ömer bin Abdülaziz dünyadan el-etek çekerek kendini Allah'a ibadete adamış üstün devlet adamlarından biridir. Tarih sayfaları arasında gezinirken görmekteyiz ki, bu üstün devlet adamı adaleti, güzel ahlakı ve devamlı ibadetiyle zamanında tüm müslüman halkının gönüllerinde saygı ve sevgiden yıkılmaz bir taht kurmuştur.
    İşte bu haliferin kadın hizmetçisi bir gece uykusunda ilginç bir rüya görür. Kıyamet kopmuş, insanlar dirilmiş, amel terazisi kurulmuş ve tüm insanlar Mahşer toplantısına akın ederek sorgu suale çekilmektedirler. Hesabı görülen bütün hükümdarlar Sırat Köprüsünün başına getirirler. İlk önce Mervanoğlu Abdül-Melik getirilir. Sırat köprüsünü geçmek üzere daha bir veya iki adım atar atmaz ateşler ve dehşetlikler yeri Cehenneme düşer. Ardından oğlu Velid getirilir. O da adımlarını daha atar atmaz Cehennem alevleri arasına yuvarlanıp gider. Böylece yeryüzü hükümdarları kıldan ince kılıçtan keskin Sırat Köprüsü üzerinden geçirirler. Hepsi de, birer birer Cehennem alevleri arasına yuvarlanır. Sıra Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz'e gelir.
    Gördüğü rüyasını çok sevdiği halife Abdülaziz'e anlatan kadın hizmetçisi sözün burasına gelince coşkun iman sahibi halife hıçkırıklar salarak ağlamaya ve başını dövmeye başlar. Bütün ev halkı başına toplanarak teskin etmeye çalışırlarsa da boşunadır. O, Cehennem azabına uğramanın ve Allah'ın gazabına çarpmanın acı akibetine dalmış yaşın yaşın ıstırap gözyaşları dökmektedir. O'nun acı ve ıstırabına dayanamayan kadın hizmetçi de oluk oluk yaş dökmeye başlar. Halife sanki ağa tutulmuş, artık hayatını kaybetmek üzere olan balık gibi çırpınıp didinmektedir.
    Gözyaşları arasında kadın hizmetçi Halifesine sözünü duyurmaya çalışır, ama boşunadır. Bir türlü, "Allah'a and olsun ki, sizi Cennette gördüm. Sırat Köprüsünü kolaylıkla geçtiniz." diyen sözlerini duyuramaz. Halifenin çığlıkları ve acı acı çınlayan iniltileri kesilince bakarlar ki ruhunu teslim ederek öbür dünyaya göçmüştür.

    Yüce Allah (c.c.) cümlemizi kendi korkusu gönlünde kökleştiren kullarından eylesin, amin...   
Moderatöre Bildir   Logged

dervişoğlu hüseyin şahinkaya
elmas16
Ziyaretçi
« Yanıtla #14 : Cuma, 02.Kasım 2007, 13:06:59 »

Sakın TUZ Yemeyin
     bir şehir varmış.şehrin insanları temiz,dürüst insanlarmış.bu insanların yaptığı dua,beddualar kabul olurmuş.şehrin başına geçen padişahlar bu halka zulmederlermiş ve halk bunlara karşı beddua edermiş ve padişah ölürmüş.bu döngü sürekli devamedegelmiş....
      birgün başka bir şehirden bir adam bu şehre padişah olmaya talipmiş.nihayet şehre gelmiş ve padişah olmak için girişimler yapmış.halktan biri bu adamın niyetini anlamış ve ona tavsiyelerde bulunmuş.ona:"bak,başa geç,padişah ol halk seni sever,ancak sakın ola halka zulmedip zalim olma.çünkü senden öncekiler de başa geçti ama,halka zulmetti ve halk ona beddua etti de onlar öldü.senin de sonun bu olabilir.dediklerimi iyice anla,düşün ve hadi git..."
      derken bu adam padişah olmuş ve bir müddet halkla arası iyi gidiyormuş.ancak bu padişah kurnazlık düşünmüş ve acaba halkın bedduasını nasıl önlerim ve hakim olurum herşeye diye.adamlarını dört bir yana salmış ve nihayet bilginlerle görüşmüş.derken bir bilgin:"derdine derman biliyorum."demiş.padişah "hemen de" demiş.bilgin tek bir laf söylemiş:"padişahım,onların bedduasını engellemek için onlara "TUZ" yedir.padişah bunu hemen uygulamaya almış ve şehir halkının tümüne bir zaman boyunca tuz yedirmiş.
      bir süre sonra padişah zulme başlamış.artık zalimce davranıyormuş.halk bunu farketmiş ve ortak karar alıp beddua yapmak için toplanmışlar.padişahın ölümünü istemişler.ancak bakmışlarki günler boyu ettikleri beddua kabul olumuyor.padişah sapasağlam.halk şaşırmış....
      bir tarafta da bu olayları takip eden dört alim varmış.bu alimler tabii tüm olanlardan haberdarlarmış.bunlar padişahın böyle yaptığını görünce padişaha elçi göndermişler ve elçi padişaha gelerek alimlerin yolladığı yazıyı okur:"padişah,padişahlığını bil.yoksa sana beddua ederiz,ölürsün."..padişah kendinden emincesine dalga geçer gibi gülümsemiş.elçi kağıdın en altında yazan notu okumaya başlar:"padişah,unutmaki biz hala TUZ yemedik.".bu sözü duyan padişah telaşlanmış ve ölüm korkusu sarmış başını.hemen alimlerle görüşüp anlaşmak istemiş.alimlerin kaldığı evin önüne gelmiş.kapıyı tam çalacakken içeriden bir ses:"içeri girme!git halktan özür dile bir daha zulmetmemek üzere.ve ve ayrıca bir daha sakın ola onlara tuz yedirme.eğer bunları yerine getirirsen sana beddua etmeyiz."demişler.padişah boynu bükük şekilde alimlerin dediğini yapmış ve tekrar halkın gözdesi olmuş.........
     
     
     
      Arkadaşlar merak ediyorsunuz değil mi şu TUZ nedir diye......
      Arkadaşlar o, FAİZ in ta kendisidir.faiz haramdır.bakın halk onu yemeden nasıldı şimdi nasıl...Allah kuran-ı kerimde bu konuda tam noktayı koymuştur.faizin azı çoğu olmaz.bu zamanda heryerde faiz dolaşıyor.ne olur kardeşlerim ne olur din kardeşlerim dikkat edelim.Allah RIZASI İÇİN..........
Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC

© Akçaabat-Acısu.Com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM