Akçaabat-Acısu Köyü Forumu
Duyurular: Akçaabat-Acısu.Com Forumuna Hoşgeldiniz!
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Cuma, 09.Ocak 2009, 10:25:59


Kullanıcı adınızı ve parolanızı


Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Bir yazar-Bir eser  (Okunma Sayısı 1148 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
rabia
VIP
****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 140


Üyelik Bilgileri
« : Salı, 05.Şubat 2008, 00:20:06 »


Okuyup beğendiğim bir yazar da Mıgırdiç Margosyan'dır. Eseri, doğumuyla başlayan yaşantısının anımsayabildiği ve anımsayamadığı ama tahminleyerek kaleme aldığı anılarından oluşan bir kitabı: Söyle Margos Nerelisen.

Ben, kitapta en çok güldüğüm ya da en çok düşündüğüm bölümleri alıntılayarak yazacağım buraya. Yani, tahmin edersiniz ki, kitabın tamamını yazacak halim yok, öyle değil mi?

"(......) Şu nereden başlayıp, nerede biteceği, başı kıçı belli olmayan insnlık tarihinde, kimilerinin bakır sinilerimize, kimilerinin yuvarlak bir topa benzettiği, ama dipsiz bir kavanoz olduğu artık kesinlik kazanan dünyamızda, acaba kaç kişi doğduğu günü anımsar, veya anımsamaz da hatırlardı? Henüz yeni doğmuş bir bebeğin, dünyaya henüz ayak basmamış bir veledin, hatta hatta geldiği yerin yurdun dahi ne olduğunu bilmeyen bir zıpçıktının, ilk gününü anımsayabilmesi mümkün müydü? Böyle bir şey olabilir miydi?
Hayır!
Ama ben hatırlıyordum. Hem de bugünkü gibi. Herşey ayan-beyan gözlerimin önündeydi.
1938 yılının son ayının, son haftasının son cumartesi günüydü. Ebem yaşlı kocakarı Kure Mama. beni kan ter içinde, anamın karnından zorla dışarı çektikten sonra, elindeki kör ve paslı makasla göbeğimi hırt diye kesmiş ve etrafındakilere şöyle seslenmişti:
-- Duyduh duymadıh demayın! Hepizin gözi aydın olsun. Kabağ kafali bi enük doğdi...
(.................................................)
Kure Mamanın kıçıma indirdiği şaplakla kendime gelmiş, dünyaya gelmemek için çabalayıp, direnmekte ne kadar haklı olduğumu hemen anlamıştım. (.......) Dünyaya geldiğim ilk andan, horlanıp, tokatlanıyordum.
Neden bu Kure Mama denen yaşlı bunak, titrek elleriyle, ayak bileklerimden sıkıca kavramış beni baş aşağı sallayıp duruyordu? Buralarda insanı böyle mi karşılıyorlardı? Şu kadın, daha ne kadar kıçımı tokatlayıp duracaktı? Bu kadın, ebe kılığına girmiş bir sadist, işkenceci bir ruh hastası olmasındı? Odanın orta yerinde, bunca adamın içinde namusumu beş paralık ederek, böyle cıs cıbıldak, böyle anadan doğma, böyle üryan, sirk maymunu gibi beni bacaklarımdan tutarak sallayıp duran, tokatlayan bu kadının normal biri olduğu düşünülebilir miydi? Biraz daha sabredip, dişimi sıkarak beklemem mi gerekiyordu? İyi de ağzımda sıkacak tek bir dşim yokken bunu nasıl yapabilirdim? Sokakta, elde taşınan horozlar gibi, böyle baş aşağı daha ne kadar sabredebilirdim? Üstelik kan beynime fırlamış, sinirimden kaskatı kesilmişken, kıçım yediğim şaplaklardan morarıp davul gibi şişmişken buna nasıl isyan etmezdim? Öyleyse bağırmalı, var gücümle bağırmalı, esaret zicirlerini kırıp haykırmalı ve bu insanlara, bu kendini bilmezlere derslerini vermeliydim. Kendi dilimde aklıma gelen ilk sunturlu küfürü, şu beni tokatlayan kadının yüzüne bir tokat gibi yapıştırmalıydım... Vee dünyaya geldiğime geleceğime daha ilk günden beni bin pişman eden bu acımasız yaratıklara, yedi göbek önceki atalarına varıncaya kadar "tarihteki ilk küfür" diye adıma tesçilli ciyaklamamla kalayı basmaz mıydım?
--INGAAAAAAAAAAAAAA!!!
Ben, avazım çıktığı kadar "ıngaaaa" diye kalaylayıp, küfür yağdırırken, onların bir birine dnerek, birbirlerini kucaklayarak sevinç çığlıkları atmalarına ne demeli?
---Ohhh en nihayet ağladi, ağlamayacah diye çoh korktum...
--Gözlerin aydın Hanım...

Evet, demek ki neymiş, "ıngaa" yazarımızın adına tesçillenmiş, ilk küfürmüüüş...
Demek ki o ağlamıyor, sadece küfrediyormuuuşş... Yediği dayaklara, cıbıl cıbıl insan içinde baş aşağı sallandırılmak onuruna dokunmuş da isyan ettirmiş onu sonunda!!

Sahi, doğduğumuz o günü görüp, hatırlayabilseydik ne garip olurdu değil mi?

Devamı gelecek...
Moderatöre Bildir   Logged

R.Maltaş
rabia
VIP
****
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 140


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Cuma, 25.Nisan 2008, 22:16:50 »

Görüş yazılmasa da bu köşenin okunduğunu görüyorum. Bu, buruk da olsa bir sevinç vermiyor değil...
İsterdim ki başkaları da okuyup, beğendikleri başka eserleri paylaşsın bizlerle...

Neyse, ben aynı kitaptan, hiç de yabancı olmadığımız anılara döneyim:

Yazarın çocukluk yıllarıyla ilgili anıları arasında bir kedi, adı da Mestan olan bir kedi ve annesinin ilginç uyarıları var. Bu uyarıları olmasa da benzerlerini eminim bir çoğumuz duymuşuzdur:
Kediyle yarışırken, merdivenlerden yuvarlanan çocuğa: "Uyyyy, uuyyy ezim ezim ezilesın, geberesin! İşşallah kurtlanasan eşeğın oğli gene nerden düştün?"
Çocuk elini kestiğinde: "Uyyy başına başından böyük daşlar yağa! Tenekeyle oynama, baah elın kestın..!"
Ve diğerleri:
"Uyyy geberesen gidesen! Görmisen, pasli nal miğhına basmişsan, ula ayağın delinacağ"
"Uyyy kor ocağ olasan köpegın oğli! Eşek arısini niye yedın, dilın şimdi davul kimi şişecağ"
"Uyyy cehnem ataşında kömür kimi yanasan! Ula, ataş elle tutilir?

"Anamın memelerini her fırsatta emerek, yerde bulduğum, tutabildiğim, elime geçirdiğim her şeyi yiyerek topaç gibi olmuştum. Zekice(!) denemelerim sayesinde artık kesinlikle biliyordum: Teneke kesicidir, mıh delicidir, arı soktuğunda canın acır, parmakların veya burnun şişer! Ateşe dokunduğunda yanarsın! İşin ilginç yanı, benim bütün bu dahiyane buluşlarıma karşılık, hemen ardından da (yukardaki gibi) anamın gecikmiş uyarıları gelir, kulaklarımda çınlardı."

Mestan, arsız, hırsız bir kedidir; anne onu eğitmeye çalışmaktadır:
"Mestanın gizlice, yavaş yavaş, çaktırmadan yürüttüğü ufak tefek yiyeceklere başlangıçta büyük tepki göstermedi. Görmezlikten geldi. "Küçüktır, daha barmağ kederdır" dedi ve biri zaten görmeyen gözlerini bu tür olaylar karşısında tamamen kapattı. Mestan onun bu iyi niyetinin pek farkında olmadı. Anamın boş verip görmezden gelişini yanlış değerlendirdi. Onu hepten kör sandı. Giderek şımardı, işi yüzsüzlüğe vurdu. Anamın ise sonunda sabrı taştı, artık Mestana dersini verme zamanının geldiğine karar verdi. Önce tatlı dille uyardı:
"Mestan, ğırğızlığ yapma!"
Mestanın hemen hemen hiç tınmadığını, laf dinlemeye hiç niyeti olmadığını görünce, aynı cümleyi bir de Kürtçe denedi:
"Mestan, dızi neke!"
Mestan sanki hiç Kürtçe bilmiyormuş gibi, bu dili daha önce hiç duymamış gibi.....sağırlık numarasına yattı. Anam, onun sağır olmadığını çok iyi bildiğinden, balki kulaklarını daha iyi açar, belki bu kez söz dinler düşüncesiyle, daha yüksek sesle, Zazaca tekrarladı:
"Mestan, dızdeniye meke!"
.............................
Sabrına biraz daha sabır katıp bu kez Ermeniceyle söylemeyi denedi:
"Mestan, koğutyun mene!"
Anam dil konusundaki tüm bilgisini Mestanın önüne serip döktüğü halde, onu tuttuğu bu yanlış yoldan vazgeçiremeyeceğini...istemeyerek kabullendi...................
Hanım Baco'nun bu kararının hemen ardından, Mestan anamın ellerinin ne denli nasırlı olduğunu ilk kez anladı ve çok şaşırdı. Bu ilk tokat, anamla Mestan arasında sessiz ama sonsuza dek sürecek bir savaşın da başlangıcı oldu.
..............................
Anam ve Mestan arasında bitmeyen sonsuz bir savaş sürerken çoğu kez yenilgiye uğrayıp yakayı ele veren Mestandı. Hırsızlığa çıktığında anam o anda kafasına indirecek bir şeyler muhakkak buluyordu. Böylece Mestan kısa zamanda evimizin eşyalarını, öğretmeni Hanım Baco sayesinde öğreniyor, ilk derste çalı süpürgesiyle tanışıyordu! ......................... İlk öğrettiklri arasında, "egiş", "carut" maşa ve "lülüg" sayılabilirdi.
Mestan, pastırma hırsızlığına soyunduğu bir başka gün, "carut"un sacdan yapıldığını, esasen odun sobasından ateş çekip mangala aktarmaya yaradığını, yan işlevinin de pastırmalara dadanan kendi gibilerinin bitli başına indirilmek olduğunu öğrendi.
Anam mutfakta, tahta oturağın üstüne oturduktan sonra, ateş yakmak üzere çömelip üflemek için lülügü ağzına götürdüğü zaman, bizim aklı evvel Mestan, onun kaval çaldığını zannetmiş, kaval çalma faslından sonra da hoyrat tutturarak;
"Gül memenden
Gül gohar gül memenden
Can evi veran olur
Kaş çatıp gülmemenden"
diyerek oyalanacağını, ardından da
"Diyarbekir dört yoldur
Suyi güzel ve boldır
Senden ricam bıze gel
Ben içeyim sen doldur"   diyeceğini düşünerek, doğruca kilere dalmış.Mestan, Hanım Baco'nun manile, ardından şarkılar, onun da ardından türküler döktüreceğinden kendince emin, çarşıdan yeni gelmiş yoğurt dolu bakracın başına salına salına yürüyor, ama fazla da oyalanmaması gerektiğini biliyordu. ................ Mestan, ensesinde boza pişiren "lülüg"ün tadını alınca, onun da ağaçtan değil, bilakis demirden olduğunu ve hele hele kaval-maval gibi bir şey olmadığını şıp diye anlamıştı....

Ne mutlu çocukluğunda, anılar harmanında bir hayvanı gezenlere!
Moderatöre Bildir   Logged

R.Maltaş
Hasan (karadeniz)
Gedikli
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 83


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : Pazartesi, 05.Mayıs 2008, 00:33:00 »

Birazda hayattan; yasama dair bir seyler yazayim dedim, kendi kendime.

Ama bir sorun var; bu yaziyi hangi bolume koyacagimi kestiremedigimden en uygun yer olarak buraya sectim… Cunku herkes kendi kafasina gore baslik actikca, hangi basligin nerde oldugu bulamaz oldum. Nasil olsa birileri cikip fikrini soyleyecek…

Ugarasip gidiyoruz, dogduk dogali cabaliyoruz.
Cabaliyoruzda ne oluyor.? diye dusunmeden edemiyor insan.
Herkes calismak zorunda; oyle ki, ailece hep birlikte calismak zorundasiniz. Yoksa yetmiyor, yetistiremiyor insan.
Bu “yetmiyor, yetistiremiyor” sozunu duymayan, demeyen, yakinmayan yoktur. Hangi donemde olursa olsun; bizden oncekilerde yetisitiremiyordu, bizde yetistiremiyoruz. Yani, zaman degisiyorsada bu kavramlar hic degismedi nedense.
Her donem, herkeste ayni dert; yetistiremiyoruz oluyor.
Cocuk var, cocugun okulu, giyecegi var.
Birde bitmek bilmeyen istekleri…  Yemek icmek var.
Ama, son zamanlar biraz daha farklimi oldu dersiniz, gecen donemlerden… Bilhassada koyden sehire veya avrupaya gocenler acisindan. Bence biraz degil, bir hayli fakli oldu. Varlik icinde bir yoksulluk oldu desek yanlismi olur bilmiyorum. Herhesin konumu fakli tabi.
Bana gore, sorumluluklarimiz daha cok artti, ev kirasi-ipotek, elektrik, su-gaz parasi, banka taksitleri. Bir de kredi kartlarmiz, bir degil, iki uc, dort tane. Sonrasi malum…
Hele son zamanlar moda olmus; Marmaris’e tatile gitmekte var. Komsular gitmis, gelip anlatiyorlar. “biz gitmesek olmaz“ deyip, dert edenler var.
Birde araba... benzini, sigortasi, vergisi, tamir isi var.
Eskisi gibi degil artik, yurume yok, yurumeyi unuttuk adeta.
Yurumek gariban isi oldu.
Ha, birde cep telefonlarimiz olacak. Bir degil, iki tane. Her iki ayda bir degisen modellerini bulup almakta var.
Yani kisacasi saymakla bitmez, var da var.
Sonucta, herkes calismak zorunda.
Sabah kalk, aksam gel. Dogrusu bu…
Aksam gelincede yorgun dusuyor insan. 
Eve de kimse kimsenin halini soracak halde degil. Hele musafir agirlayacak durumda hic degil.
Boyle olunca, giderek komsuluk iliskileriniz soguyor, buz gibi kesiliyor.
Bu durum giderek en yakin akrabalarinizla olan iliskilere yansiyor ve uzak akrabalariniz hic akliniza bile gelmiyor, gelemiyor.
Her sey, butun bu iliskiler en yakinlarinizla dahi bitme noktasina geliyor.
Yorgun argin, koskoca apartmanlarda- evlerde, tek basina kaliyorsunuz; televizyon programlariyle bas basa.
Nasil olsa herkesin bir dizisi var. Herkes kendi dizisiyle mesgul. Yoruldukca daha cok yorulyorsunuz, posasi cikiyor insanin.
“Su televizyonu kapatmayi bir ogrenebilsek” diyorum kendi kendime.
Kafayi dinlesek. Bir kitap acip okumayi becerebilsek, daha iyi olacak ama ne care, bir kere bagimlilik yapmis; aynen sigara icki bagimliligi gibi, televizyonkolik olduk.
Butun bunlarin farkinda olmadan, ezilip gidiyoruz carklarin arasinda ve herkes birbirini sucluyor:
Gelmedi gitmedi, aramiyor, sormuyor… onunda burnu buyudu gibilerinden.
Insan ilskilerinden uzaklastikca uzaklasiyoruz - karahaber tez duyulur- sonunda bir yerde bitiyor yasam… Nokta.
Cunku bizler isciyiz; hem kafa, hemde kol- guc emekcileri.! Saniyoruz ki, ayri dunyalarin farkli  insanlariyiz. Oysa ki; ayni kaderbirligi icinde olan, ayni tren’nin farkli vakonlarinda yol alan yolculariyiz. Bizden oncekilerin gittigi trenin arkasindan yolumuza devam ediyoruz, farkindamiyiz…
Sizleri bilmem ama, kalabalik sehirler bize gore degil. Hele bana gore hic degilmis.
Bu kadar ev esyasi, olmazsa olmaz. Ama, biz farkinda olmadan o denli SIKIYOR ki bizi, koltuklar, vitrinler, beyaz esya vs… oyoy.
Oysa, bir masa bir sandalye, yerde kilim, iki minder; yani kucuk bir köy evi, kimin neyine yetmez ki.
Yeterde artar bile… o zamanlardaki mutlulk bu zamanda varmi? Varsada, benmi goremiyorum veya benmi yaniliyorum…
Bu dunya da dertler bitmez. Benim icin degisen bise yok. Ha Hollanda, ha Turkiye, ha Afkanista, hada Hindistan… nerede olursan ol dunyanin her yeri ayni, degisen bir sey yok.
Bir gercek var ki; ömür dedigimiz yasam Tren’i yoluna devam ediyor…   ....................................................................!
Ne mutlu butun bunlarin bilincide olupta yasayanlar..!
Moderatöre Bildir   Logged
Hasan (karadeniz)
Gedikli
**
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 83


Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : Çarşamba, 21.Mayıs 2008, 23:36:26 »

Yasama dair iyi kotu bir seyler dedikten sonra; Mıgırdiç Margosyan'nun “Söyle Margos Nerelisen” eseri hakkinda hic bir sey soylememek olmaz tabii.
Yazarlarda yaptiklari isler icabi verdikleri eserlerin de bir sanat eseri olduklari gercegi vardir. Iste bu yonu beni cok ilgilendirdi…
“Söyle Margos Nerelisen” Eserin, doğumuyla başlayan yaşantısının anımsayabildiği ve anımsayamadığı ama tahminleyerek kaleme aldığı anılarından oluşan bu kitabı: “Söyle Margos Nerelisen” de yazar; gercek sanatcilarda oldugu gibi, duyulmayanı duymus, görülmeyeni görmustur. Mıgırdiç Margosyan'nun buradaki sanatci tanimina nede guzel uyum saglamis oldunu goruyoruz. En azindan bana gore oyle…“Söyle Margos Nerelisen” eserinde ben bu gercekleri bir daha gordum. Bu yuzden Rabia Hanima tesekkur ediyorum bu eserle bizleri tanistirdigi icin…
En cok guldugumuz kismi ise; “Vee dünyaya geldiğime geleceğime daha ilk günden beni bin pişman eden bu acımasız yaratıklara, yedi göbek önceki atalarına varıncaya kadar "tarihteki ilk küfür" diye adıma tesçilli ciyaklamamla kalayı basmaz mıydım?
--INGAAAAAAAAAAAAAA!!!
Ben, avazım çıktığı kadar "ıngaaaa" diye kalaylayıp, küfür yağdırırken, onların bir birine dönerek, birbirlerini kucaklayarak sevinç çığlıkları atmalarına ne demeli?”

Yav bu bundan baska turlu, nasil anlatilirdi…Bence anlatilamazdi.
Elinize saglik Rabia hanim butun bunlari bizlerle paylastiginiz icin…
Aslinda dunyada var olan, var olmayan her sey; ama her sey kitaplarda yaziyor. Kutupaneler kitaplarla dolu. Bizlere dusen sadece o kitaplari aralayip sayfalarini cevirip ve okumak dusuyor.
Ah! SU TELEVIZYONLARI KAPAMAYI BIR OGRENEBILSEK… diyorum yinede…

Moderatöre Bildir   Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.7 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC

© Akçaabat-Acısu.Com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM