Akçaabat-Acısu Köyü Forumu
Duyurular: Akçaabat-Acısu.Com Forumuna Hoşgeldiniz!
 
*
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun. Cumartesi, 30.Ağustos 2008, 09:32:32


Kullanıcı adınızı ve parolanızı


Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 : Dün 15:59:35 
Başlatan FATİH_in_İST. - Son mesaj Gönderen: FATİH_in_İST.
Sen Allahtan korkmaz mısın?
 
Bir gece,
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”,
şehirde dolaşırken, bir evden,
bâzı sesler işitip
şüphelendi.
 
Evin damına çıkıp, içeri girdi.
 
Bir de ne görsün.
Bir adamla, bir kadın, oturmuş,
içki içiyorlar
 
Hiddetle bağırdı adama:
- Sen Allahtan korkmaz mısın ki, içki
içip, günâha giriyorsun?
 
Adam, başını kaldırıp, baktı Halîfe’ye:
- Beni dinler misin biraz!
 
- Peki dinliyorum, söyle!
 
- Ben, bir günah işlediysem, sen,
üç günah işledin.
 
- Söyle bakalım, neymiş o
işlediğim üç günah?
 
- Birincisi, Hak teâlâ Kur'ân-ı kerim’de;
"Evlere kapılarından giriniz!"
buyuruyor. Sen damdan girdin.
 
İkincisi, Hak teâlâ;
"Başkalarının evine, izin alarak ve
selâm vererek giriniz!"
 buyuruyor. Sen, izinsiz ve
selâmsız girdin.
 
Üçüncüsü de, Allahü teâlâ;
"Kimsenin gizli kusûrunu araştırmayın!"
buyuruyor. Sen araştırdın.
 
Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”
hak verdi adama.
 
- Doğru söylüyorsun kardeşim,
buyurdu.
 
ve
adamdan özür dileyip,
ağlayarak evine döndü.
 
Ve bunun keffâreti olarak,
bir köle âzâd etti
o gün.

 2 
 : Perşembe, 28.Ağustos 2008, 21:44:38 
Başlatan liberal - Son mesaj Gönderen: liberal
Koryana da yaşamak zorunda olan insanların ilk sorunu beslenme,beslenme alanında değişik tarım alanları,yetişebilecek ürünleri araştırmalı ,bunun için avrupadan örnekler alınabilir.Türkiyenin bu alanda hiçbir araştırması mevcut değildir.Avrupada yaşayanlar birgün dönebileceklerinin hesaplarını yaparak,orada satılabilecek konfeksiyon olabilir,trikotaj olabilir,dükkan açarak üretimini Koryana da yapabilmeyi araştırmak.Köyde üretileni yine kendilerinin satabilmesi.Bu patik te olabilir,palto da.Beslenebilen bir insanın sağlık sorunları olacaktır ki çok önemlidir.Köyümüzde şu an hekim var mı bilmiyorum.Ama ben hekim olsam oraya gelmem.Gelebilecek argümanları tesis etmek lazım.Köyde idameyi sağlayacak lojman yok.Mevcut sağlık ocağı tam balıklıya göre desem kızan olabilir,hadi tumbiye göre diyeyim.
Sağlık için arsa üretilmesi lazım.Mübarek yerde darlık var.Çarkın dönmesi için girdiler olması lazım.Göç nedeniyle evler boş.Göç eden insanlarımızı geriye kazandırmanın yolunu bulmalıyız.Evler boş dura dura kullanılamaz hale geldiler.Bunları emekli olan ya da olmayan gurbetçilerimize tahsis edelim.20 kişi gelse 600 liradan 12 milyar lira para köyee girer,nereye gider bu para onu da sizler tasavvur edin.Boşa akan derelerimizi gelecek olan kuraklığa karşı depolamak lazım.Örnek,raşının tepesine 20x20x20 m ebatlarında yere gömülü su deposu yapılsa dağı patlatamaz.yere gömülü olduğu için de ucuza mal olur,her mahalleye yapılmalıdır.Keza derelere uydun yerlere doğal göller yapılmalıdır.Eğitimde bu yıl daha az öğrencimiz var galiba,demek ki köydeki emekli eğitimcilerimizin herhangibir çalışması yok.Kısaca insanları sünercilikten kurtaracak enstrümanlar hep aranmalıdır.Bir diğer konu var,devlete gelir irat etmek için alkol tüketimine hız verilmekteymiş,yeşilay çalışmaları yapmak lazım.Para girse ne olacak,vatandaş geleceğini kaybettirecek yerlere verecek.Gençlerimizi geleceğe alkolsüz hazırlamalıyız.Örnek köy örnek olmalıdır.Koryanayı Koryana yapan rahmetlikler alkolle yapmadılar.Yüreği yiyen evde,cebi yiyen meyhanede içmelidir.Biz de Bursadan neleri oraya aktarabilirizi ilk toplantıda dile getirip ,birşeyler bulmaya çalışacağız.Bir değinmem gereken konu,dışarıda yerleşen köylülerimiz köye sılaya geldiklerinde ilgi alaka beklerler,şahsen de öyleyim.Ama bulamadıklarını sitem ederler.Derneğimiz bir çalışma yapabilmelidir.Tüm köy dernekleri kendi aralarında organize olmalıdırlar.Herkese selamlart.Birhan

 3 
 : Perşembe, 28.Ağustos 2008, 16:33:40 
Başlatan FATİH_in_İST. - Son mesaj Gönderen: FATİH_in_İST.
Taş koyardı ağzına

 

Bir gün

Resûlullah Efendimiz “aleyhisselâm” ile 

hazret-i Ebû Bekir “radıyallahü anh”

 

birlikte iken,

yanlarına biri gelir.

 

Ama hayâsızın tekidir.

 

Resûlullaha “aleyhisselâm” hakaret eder.

Peygamberimiz sabrederler.

 

Hazret-i Ebû Bekir de

“radıyallahü anh”

 

önce sabreder,

Ama sonra kızar birden,

 

Ve cevap verir adama:

- Ey hayâsız! Utanmıyor musun? Allahın

Resûlü'ne hakâret ediyorsun!

 

İşte o zaman

Resûlullah Efendimiz

“aleyhisselâm”

 

oradan ayrılırlar.

 

Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîk

“radıyallahü anh

çok üzülür.

 

ve koşar

Resûlullahın yanına

“aleyhisselâm”

 

Ve edeble sorar:

- Niçin ayrıldınız yâ Resûlallah?

 

Buyururlar ki:

- Ey kardeşim! O bize hakâret ederken, melekler

bizimleydi. Ve ona, “Sen öylesin!” derlerdi.

Ama sen sinirlenip cevap verince,

melekler gitti, şeytan

geldi yerine.

 

Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık

“radıyallahü anh”

çok üzülür.

 

O günden sonra,

taş koyardı

ağzına

 

niye?

Lüzumsuz

konuşmasın

diye

 4 
 : Çarşamba, 27.Ağustos 2008, 08:42:18 
Başlatan FATİH_in_İST. - Son mesaj Gönderen: FATİH_in_İST.
Gönül Sultanları

 

 

İki haberde de şükretti

 

İmâm-ı âzam hazretleri

“kuddise sirruh”

 

büyük çapta kumaş ithal eder,

gemiler dolusu ihracat

yapardı.

 

Zengin olduğu kadar

Cömert’ti de.

 

Çok zengin olmasına rağmen, zerre

Kadar “Dünya sevgisi” yoktu

kalbinde.

 

Bir gün, talebeye ders veriyordu ki,

bir kimse edeble girdi içeri.

 

- Efendim, üzücü bir haberim var.

 

- Hayırdır inşallah.

 

- Sizin malı götüren gemi, dün geceki

fırtınada batmış efendim.

 

Hazret-i İmâm,

“kuddise sirruh”

eğdi başını önüne.

 

Sonra kaldırıp;

- Elhamdülillâh!

dedi.

 

Aradan yarım saat geçmemişti ki,

aynı adam girdi içeri. Bu sefer

yüzü gülüyordu:

 

- Efendim, az önce verdiğim haber yanlışmış.

Batan gemi sizin değil, başkasınınmış.

 

Hazret-i İmâm,

“rahmetullahi aleyh”

yine eğdi başını önüne.

 

Sonra kaldırıp;

- Elhamdülillâh!

dedi.

 

Talebeden biri sordu:

- Hocam, her iki habere de şükrettiniz.

Hikmetini anlayamadık.

 

Büyük İmâm

“rahmetullahi aleyh”

açıkladı:

 

- İlkinde kalbime baktım.

Gördüm ki, hiç üzüntü yok,

şükrettim.

 

İkincisinde yine kalbime baktım.

Gördüm ki, hiç sevinç yok.

Şükrettim yine.

 

 5 
 : Çarşamba, 06.Ağustos 2008, 10:54:31 
Başlatan Serdar Yıldırım - Son mesaj Gönderen: Serdar Yıldırım

ŞARKICI BÜLBÜL                 

Uzaklardan  gelen  nağmeler   kulaklarından  ruhunun   derinliklerine   yayılmıştı,   İhtiyar Kaplumbağanın. Yuvasından çıktı. Büyük ve  ağır  kabuğunu  zorlukla  sırtında  taşıyordu. Ayakları ağrıyordu,  ama olsundu. Sıkıntıya katlanacak fakat, en güzel öten, en güzel şarkı söyleyen Bülbül’ün konserini kaçırmayacaktı. O Bülbül ki, aman efendim, bir ses bir nefes! Duyanlar elindeki işini bırakır, dinlemeye koşardı.. Zalim, bir de  yakışıklıydı  ki.. Şöyle  bir     yan döner, kafasını yukarıya kaldırıp şarkı söylemeye başladığı zaman, dinleyenler mest olur“ Ah “ çekerler, biçareler, mecnunlar “ Of “ çekerlerdi.

İki ay önce tüm çevre ormanları şampiyonlarının katıldığı güzel ses yarışmasında birinci olup     “ Şampiyonlar Şampiyonu “  ünvanını almıştı. Kendisine armağan  edilen büyük  bir  yuvada yaşıyordu. Yuvanın temizliğine ve yiyecek işine yardımcıları bakıyordu.  Konserler  veriyor, çok kazanıyor, çok harcıyordu.Yakın dostları, arkadaşları yüzleri aşmıştı. Hepsi, iltifat ediyor, övgüler yağdırıyor, çevresinde pervane oluyordu. Bu böyle dört ay daha devam etti. Havalar  soğumaya başlamıştı. Orman hayvanları kış  uykusuna  yatmaya  başladılar.  Bülbül ,  yakın arkadaşları ile görkemli yuvasında eğlenceler tertipliyor, şarkılar  söyleyip,  sabahlara  kadar zevk ve eğlence ile vakit geçiriyordu.

Karlı bir kış günü Bülbül yuvasından  çıktı. Daldan  dala  neşe  ile  uçarken  yoruldu. Terledi. Susuzluğunu gidermek için, biraz kar yedi. Tekrar havalandı. Uçtu.Uçtu..Akşamüstü yuvasına geri döndü.arkadaşları evde toplanmışlardı. Bülbül’ün  gelmesiyle  eğlenceler  tekrar  başladı. Sabahlara kadar yediler, içtiler, güldüler, oynadılar.Arkadaşları gittikten sonra,Bülbül odasına  girdi. Yatağına yattı. Derin bir uykuya daldı.

Vakit öğle üzerini geçmişti. Bülbül uyandı. Başı sersem gibiydi. Ter  içindeydi.  Yutkunmaya çalıştı, yutkunamadı. Boğazı yanıyordu. Aklını toplamaya çalışırken, dün terliyken soğuk  kar yediğini hatırladı. Hastalanmıştı. Hemen doktor Sincap Beyi çağırdı. Doktor Sincap, Bülbül’e dinlenme tavsiye etti. Çeşitli ilaçlar yazdı, haplar verdi. Bülbül, bu tavsiyeleri aynen uyguladı. Birkaç gün sonra iyileşti, ayağa kalktı. Ertesi gün odasında yalnız olduğu bir sırada canı şarkı söylemek istedi. Kendisini ne kadar zorladıysa da fark etmedi; sesi eskisine göre, daha  kalın, boğuk ve çatallı  çıkıyordu. “ Bu  sesle  şarkı  söylemeye  kalkarsam  herkesin  yanında  rezil olurum. Beni alaya alırlar. En iyisi hiç kimseye bundan söz  etmemek  “ dedi  kendi  kendine.
Sonraki üç ay aynı şekilde eğlenceler devam etti.

Nisan ayı geldiğinde kış bitmiş, havalar ısınmıştı. Orman hayvanlarının çoğu kış uykusundan uyanmışlardı.Hemen ormanda konser tertipleyen organizatörler harekete geçtiler. İlk durakları Bülbül’ün yuvasıydı. Büyük paralar vaat ettikleri  halde Bülbül  bütün  teklifleri  geri  çevirdi. Aslında  paraya  çok  ihtiyacı  vardı.  Kış  mevsimi  boyunca  dostlarıyla  birlikte,  geçen  yaz kazandığı paraları harcamıştı. Hazıra dağlar bile dayanmazdı. Çok uğraşıp, çalışıp çabaladığı halde, eskisi gibi güzel şarkı söyleyemiyordu. Sonunda orman hayvanları arasında Şampiyon Bülbül’ün sesini kaybettiği hakkında söylenti çıktı. Kimseler evine uğramaz oldu. Hizmetçiler evi terk etmeye başladılar. Bülbül,  maaşlarını ödeyemez duruma gelmişti. 

Eski şarkıcı Bülbül, görkemli yuvasında yalnız kaldı.Çaresizdi. Tarifsiz acılar içindeydi. En güzel şarkı söyleyen şarkıcı seçilmiş, konserlerde büyük paralar kazanmış, kısa sürede baş döndürücü bir hızla yükselmişti. Gençti,  tecrübesizdi,  aldanmıştı.  Dostları,  can  arkadaşları neredeydiler şimdi? Fakat onlara  da  kızamıyordu: “ Beni  hiçbirisi  zorlamadı  ki,  her  gece eğlenceler düzenle, paralarını bizim için harca diye. “ Ayrıca, soğuk bir kış günü terli terli kar yemişti. Ya buna ne demeliydi?..

İhtiyar Kaplumbağa  günlerdir çok üzgündü. Sesine hayran olduğu yakışıklı Bülbül’ün haline kahroluyordu. Duydukları doğruysa, Bülbül sesini kaybetmişti. Bülbül’ü evinde arıyor, fakat bulamıyordu. Bir gün ormanın tenha bir yerinde Bülbül’le karşılaştı.

Kaplumbağa:
“ Merhaba  Sayın  Bülbül.  Ne  zamandır  sizinle  tanışmak  istiyordum. Geçen  yıl  siz  şarkı  yarışmasını kazandığınızda ben de seyirciler  arasındaydım. Sesinizi ilk  kez  orada  duydum, hayran kaldım. Daha sonra verdiğiniz konserlerden hiçbirini kaçırmadım. Siz şarkı söylerken, kendimi bulutların üzerinde gibi hissediyorum  “ dedi.

Bülbül:
“ Ne yazıktır ki, hepsi  mazide  kaldı.  Hatıralar  hayal  oldu.  O  bülbül  yok  artık  aramızda. Duymuşsunuzdur, karlı bir kış günü uçarken yorulmuş ve biraz  kar  yemiştim.  Hastalandım. Hastalık birkaç günde geçti. Fakat, sesimi kaybetmiştim. Param çokken yanımdan ayrılmayan dostlarım beni terk ettiler…Her neyse, sizi de meşgul etmeyeyim, belki işiniz  vardır  “ dedi.

Kaplumbağa:
“ Bakın  Sayın Bülbül. Ben tam yüz on yaşındayım. Nice  olaylara  tanık  oldum. Bunca  uzun süren yaşamım boyunca kimseye zararım  dokunmadı. Aksine  birçoklarına  yardım  ettim  ve karşılık beklemedim.Anladığım kadarıyla, sesinizi etkileyen, ses tellerinizin iltihaplanmasıdır.  Dumanlı dağdaki “ Şifa Veren İksiri “ ağır hastalıklar sonucu  oluşan  arazların  giderilmesine birebirdir. Bu iksirin içinde bulunan elementler, çeşitli hastalıklara iyi geldiği gibi,  ses  telleri ve  gırtlak üzerinde de olumlu etkileri vardır. İksirden günde üç bardak olmak üzere  dört  gün boyunca içeceksin, dört gün  sonunda  sesinin  düzeldiğini  göreceksin. Haydi  bakalım  Sayın Bülbül, yolun açık olsun  “ dedi.

Bülbül, Kaplumbağa ile vedalaştıktan sonra, bir ok gibi gökyüzüne yükseldi. Kaplumbağanın söyledikleri doğru ise ve sesi düzelirse, tekrar  eski  güzel  günlere  dönebilecekti. Fakat,  çok daha bilinçli ve tutumlu olacaktı. Bülbül, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, dumanlı dağa vardı. İksirin aktığı pınarı buldu. Dört gün sonunda, sesi eski sağlığına kavuştu.Tekrar ormana  döndü. İlk işi kaplumbağa ile buluşmak oldu. Son derece sevinçliydiler. Hemen  gidip  konser tertipleyen bir organizatörle anlaştılar. Bülbül’ün konserler  vereceği  haberi  ormanda  büyük yankı uyandırdı. Orman hayvanları akın akın Bülbül’ün büyüleyici sesini dinlemeye  koştular.

İki hafta sonra: Bülbül eski güzel günlere nihayet dönmüştü. Fakat, kazandıklarını harcarken  tutumlu davranıyor, gereksiz harcamalardan  şiddetle  kaçınıyordu. Bir  işe  karar  vermeden önce  Kaplumbağa’ya danışıyor,  onun söylediklerini harfiyen uyguluyordu. Organizatörlere yardımcısı olduğunu söyleyip ayrıca Kaplumbağa’nın para kazanmasını sağlıyordu. Zevk ve eğlence arkadaşları: “ Neden tekrar evinde eğlence düzenlemiyorsun?..“  diye  sorduklarında buruk bir şekilde gülümsüyor, “ Yakında arkadaşlar, yakında…” diyerek  geçiştiriyordu. Bu arkadaşlarıyla daima arasında belirli bir mesafe bırakıyordu.

En acılı günlerinde karşılık beklemeden yardımcı olan, üstün bilgi ve engin hayat tecrübesine sahip bulunan yüz on yaşındaki ihtiyar  Kaplumbağa’ya  sarılıyor  ve “  Bir  gerçek  dost  bin posttan iyidir..”  diyordu.

Yazan: Serdar Yıldırım

KORKAK  TAVŞAN

Orman kenarında bir Korkak Tavşan yaşarmış. Geceleri gizlendiği ağaç kovuğundan hiç  çıkmazmış. Uyurken korkulu rüya gördüğü zamanlar  kan ter  içinde  uyanır,  rüyasında gördükleri sanki gerçekten oluyormuş gibi titrer dururmuş. Günlerden bir gün yuvasından fazla uzaklaşmadan yiyecek aramaya çıkmış. Dört beş adım  atıp çevresine bakınır, tehlike olmadığına kanaat getirir, öyle ilerlermiş.  Ceviz  ağacının dalından bir ceviz Korkak Tavşan’ ın yanı başına düşmesin mi?  Korkak, neye uğradığını  şaşırmış. Aklı başından gitmiş. Gerisin geriye dönüp arkasına bile bakmadan  can derdiyle  koşarak yuvasına gelmiş. Kapının  sürgülerini  takıp,  yatağın  altına  saklanmış.  Korkak   Tavşan’ ın  daldan düşen bir cevizden kaçtığını Bilge Tavşan görmüş. Yerden cevizi alıp, cebine koymuş. Korkak Tavşan’ ın yuvasına gelmiş ve kapıyı çalmış. “ Tavşan kardeş, kapıyı açar mısın? Ben geldim. Ben Bilge Tavşan’ım. Seninle konuşmak istiyorum. “ 

Korkak Tavşan,  Bilge Tavşan’ ın sesini duyunca rahatlamış. Gizlendiği yatağın altından çıkmış. Kapının sürgülerini çekip kapıyı açmış: “ Hoş geldin Bilge Tavşan..Buyurun, gelin içeriye, size havuç ikram edeyim..”Ev sahibinin bir tabak içinde getirdiği havuçlar yenilmiş. Oradan buradan  konuşulmuş. Derken  Bilge Tavşan  asıl konuya geçme zamanının geldiğine karar verip  karşısındakini   incitmemeye, gururunu kırmamaya, üzmemeye dikkat ederek şöyle demiş:   “ Sevgili tavşan kardeş, bundan bir saat kadar önce orman kenarında gezintiye çıkmıştım. Biraz ilerde sizi gördüm, geliyordunuz. Birdenbire geriye dönüp koşmaya başladınız.  Niçin?  Acaba ne oldu?  Diye  merak  ettim. Geçerken  uğrayıp  sorayım  dedim. “   
Korkak Tavşan  ezile büzüle: “ Şey… Bilge Tavşan  “ demiş. “ Ağaçtan üstüme bir aslan  atladı.Yan tarafıma düştü. İkinci hamleyi yapmasına fırsat bırakmadan kaçtım. “ 

Bilge Tavşan: “ Sen hiç merak etme, tavşan kardeş. Ben o aslanı yakalayıp cezasını verdim. İşte burada…”  demiş ve cebinden çıkardığı cevizi tabağın içine bırakmış.

Korkak Tavşan: “ Aaa!..Bu aslan değil, ama bu bir ceviz…” demiş.

Bilge Tavşan: “ Tavşan kardeş, ceviz ağacının yanından geçerken daldan bu ceviz düştü. Her an karşına bir aslan veya bir yılan çıkacakmış gibi dört beş adımda  bir  durup  bakınarak  yürürken, daldan düşen bu cevizi sana saldıran aslan  zannettin.  Gereğinden  fazla  korktun.  Dikkatli  olmak, tehlikelerden belli ölçüler içinde sakınmak gerçekten her zaman her yerde faydalıdır. Fakat çeşitli alışkanlıklarda olduğu gibi korku eyleminde de aşırıya kaçmak, fazla  önem  vermek doğru değildir. Hepimizin korktuğu  bir  şeyler  vardır.  Korkulması  gereken,  bize  zararlı olabilecek durumlar sayılamaz. Korku beyinde düşüncedir, kurtulursun. Evet, sevgili tavşan kardeş, artık yalnız değilsin. Ben varım. Sana yardım edeceğim ve ikimiz el ele  verip bu korkaklık illetini söküp atacağız. Var mısın?  “  demiş ve elini uzatmış.

Korkak Tavşan: “ Varım, Bay Bilge. Bundan sonra korku kelimesini aklımdan sildim. Korkmıycam işte, ne olacaksa…” demiş ve Bilge Tavşan’ ın  elini sıkmış. Aradan bir yıl geçmiş. Korkak Tavşan  artık ormanda yokmuş, yerine Cesur Tavşan varmış. Üstün cesareti sayesinde “ Tavşanların Başkanı “  olmuş. Ormandaki hayvanlar arasındaki konuşmalarda  bazı hayvanlar  gecenin karanlığında, ormanın derinliklerinde bir tavşanı yalnız başına dolaşırken gördüklerini yeminler ederek anlatırlarmış.

Yazan: Serdar Yıldırım                                                       

                     

 6 
 : Çarşamba, 06.Ağustos 2008, 10:47:08 
Başlatan Serdar Yıldırım - Son mesaj Gönderen: Serdar Yıldırım

KELOĞLAN  İLE  NASREDDİN  HOCA

Keloğlan  kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul  etmemiş. İlle  de  iki tavuğa  iki  altın isterim  demiş.  Keloğlan’ın tavukları  bir  altına  vermediğini  gören  adam:
“ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi   aramaya çıkamadım. Eskiden,  Zenginoğlu’ nun   konağında  çalışırdım.  Bu  haritayı   bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul,  ömrünce mutlu ol  ” demiş. Keloğlan  adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan  akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası:

“ A benim kel oğlum, kabak oğlum.  Hiç bu kağıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın  başına gelsin  ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış,  aklı  fikri  definedeymiş.  Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına:

“ Ana  ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım.  Varsın  gaz  olmasın,   akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın,  komşudan  istersin. Defineyi   bulursam,  seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören  anası  çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun  “ diyerek  Keloğlan’ ı  uğurlamış.

Keloğlan  dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define  bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat  geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir  daha  çıkamayan  üç  kişi  aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına  bağlayıp insem ya ben de onlar gibi  kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim  nice  olur,   diye  düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı  lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken  aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam  demiş  Hoca bu işin çaresini bulur. ‘ 

Az  gitmiş  uz  gitmiş,  sonunda  Akşehir’ e  varmış.  Sormuş,  Nasreddin  Hoca’ nın  evini göstermişler.  Kapıyı çalmış.  Nasreddin  Hoca   kapıyı  açmış. “ Buyurun  evladım  “  demiş, 
“ Ben  Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “

“ Hocam  bizim köyde bana  Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı    rica   edecektim.  Beni   dinlemek   zahmetine   katlanırsanız   çok   sevinirim. “
Hoca  Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına  veda edip köyden ayrıldığını,  haritadaki  kuyuyu  bulduğunu,  kuyuya  neden  inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz?  ” diyerek sözü bağlamış.

Nasreddin Hoca:

“ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava  birikir. Eğer  böyle  kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre  kuyunun derinliği dokuz on metre varmış.  Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak  kulaktan kulağa yayılır, halk  kuyunun  başına dolar. Başka  bir  yol bulmalıyız  Keloğlan.  Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

Nasreddin Hoca  sonraki iki  gün  planlar yapmış, taslaklar  çizmiş.  Planları  demirciye götürmüş.   Bu aletlerin olanını  vermesini,  olmayanı  çizime  uygun  olarak  yapmasını   tembihlemiş.     Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış.  Arabaya aletleri, yiyecek,  içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca  eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra  definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca   kuyuyu  incelemiş.  Keloğlan  ile  birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar.   Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli   hava, temiz ve basınçlı havanın  etkisiyle  parçalanmaya,  yavaşça  yükselmeye,  kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat   getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için  Nasreddin Hoca  arabada getirdiği  bir  kediyi  çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında  dipdiri olduğunu görmüş.

Keloğlan  ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını  açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin  Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar.

Keloğlan   köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar,  bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış.  Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün   Keloğlan’ ın konağına  uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden  çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı  gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet  etmiş.

Bayram günü Keloğlan  arabalar ve uşaklarla beraber  saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de  Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra  Keloğlan konağına dönmüş. Anasına  Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah  Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş.  Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya  haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

Nasreddin Hoca  payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri,  giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın  köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup,  araziler  satın alıp  sultanlar  gibi  yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş.  Keloğlan’ ın  düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi  pek  yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek  için  hazırlıklara  başlamış. Halılar,  kürkler,  ipek  kumaşlar  almış. Menekşe’ye  küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca  dört atın çektiği  iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini,  en  gösterişli  kürkünü  giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış. Nasreddin Hoca  maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan  Hoca’ yı  kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca  başından geçmiş nice olaylara  ince  espriler  katarak  anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine  yardımcı  olmuş.  Sazlı,  sözlü  eğlenceler  arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

Yazan: Serdar Yıldırım
                                                                                                                                  
                         GEZGİN  ŞEHMUZ  İLE  FAKİR  PADİŞAH

Gezgin Şehmuz  geze geze yoklar, yoksulluklar ülkesine varmış. Gezdikçe, insanların nasıl bu kadar yoksul olduklarına  şaşırıp  kalmış. Giydikleri  elbiseler  eski,  yamalı,  yırtık  pırtıkmış. Ayaklarında ise, birer tahta çarık, yalınayak dolaşanlar  bile  varmış.  Köyler,  kasabalar   ve şehirlerdeki  evler   tek  katlı,  ahşap  yapılarmış. Tarlalar,  bağlar,  bahçeler  belirli  yerlerde bulunuyor, fakat ülkenin genişliğine oranla  az yer kaplıyormuş.  Başkente  gitmiş.  Padişahın  sarayının nerede olduğunu sormuş. İlerde,  ağaçlar  arasında  demişler.  Ağaçlığın  kenarında atından inmiş.Ağaçların arasından yürümüş, sonunda yolu geniş bir düzlüğe çıkmış. Bakınmış ortada iki katlı ahşap bir evden başka bina görememiş. Ahşap binanın çevresinde beş altı kişi, ellerinde  kazmalarla  toprağı  kazıyorlar,  ekim - dikim  işiyle  uğraşıyorlarmış.  Yanlarına yaklaşmış:

“ Kusura kalmayın ağalar, sarayı burada  diye  tarif ettiler.  Acaba  yanlış  mı  geldim? “  diye sormuş. 

“ Doğru gelmişsin, beyim!..Bizim padişahın sarayı işte burası. “ demiş köylülerden birisi ve eliyle iki katlı ahşap yapıyı işaret etmiş.

Gezgin Şehmuz, iliklerine kadar titrediğini hissetmiş. Koca bir ülkenin padişahı, nasıl olur da bu eski binada  hüküm sürer?..Aklına,  hayallerine  sığdıramamış.  Başı  dönmüş,bakışları bulanmış, olduğu yere çöküvermiş. Az biraz dinlendikten sonra, başını elleri  arasına  almış, düşünceye dalmış. ‘ Vah bana, vahlar bana. Nasıl oldu  da  düşünemedim?  Onca  yoksulluk varken, bu yoksulluğu yöneten padişahın da yoksul olacağını, fakir  padişah  olacağını. Çok yerler  gördüm,  çok  insanlar  tanıdım.  Demek  ki,  tecrübe  de  bazı  durumlarda  pek  işe yaramazmış.Neyse, kalk bakalım, Şehmuz.Gidelim, görelim şu fakir padişahı, yoksulluğunun derecesini ölçelim. ‘ Etrafında  toplananlara:

“ Yok bir şeyim.Yorgunluktan herhalde başım döndü. Padişahınızla görüşmek isterim.Gezgin  Şehmuz geldi deyin kendisine.“ demiş.Oradakiler, sevinçle birbirlerine bakınmışlar.İçlerinden birisi dönmüş. Koşarak, padişaha haber vermeye gitmiş.

Gezgin Şehmuz, biraz sonra padişahın odasına girmiş. Orta  yaşlı  padişah,  kendisini  ayakta karşılamış, gülerek:

“ Hoş geldin!..Sefalar getirdin. Demek Gezgin Şehmuz sensin. Yıllardır hakkında anlatılanları  can kulağıyla dinlerim.Gittiğin yerlere hareket, bereket getirirmişsin.Bilgine,sözüne,sohbetine doyulmazmış. Ben seni daha yaşlı zannederdim; pek gençmişsin. “

“ Hoş bulduk, padişah hazretleri. Hakkın ihsanları üzerinize olsun efendim. On beş yaşlarında ilk gezilerimize başladık, bir o kadarı da, yollarda geçti. Yıllar yollarda kaçar, yollarda yılları kovalar  dururum.  Gezerim, dolaşırım,  sorarım, öğrenirim.  Öğrendiklerimi,  bilmeyenlere öğretirim. Bilgiyi bilen yerlerden, bilgiyi bilmeyen yerlere bilgi taşırım. Benim yaptığıma bir nevi bilgi hamallığı denebilir. “ 

“ Doğru dersin Şehmuz, öğretenin olmadığı yerde bilginin varlığı bilinmiyor, hiçbir şey  de öğrenilemiyor. Neyse, yorgunsundur. Buyur, geç otur şöyle, rahatına bak..” diyerek padişah,
Şehmuz’a  tahta bir sandalye uzatmış, kendisi de başka bir sandalyeye oturmuş.

“ Şehmuz, sanırım buraya gelene kadar ülkemin  birçok  kasabasını,  köyünü  görmüşsündür. Halkımın  çok yoksul oluşu, şehirlerde  tüccar  bulunmayışı,  toprakların  büyük  kısmının  verimsiz oluşu mutlaka dikkatini çekmiştir. Yabancı ülke tüccarları gelmezler benim ülkeme. Mal getirseler kime satacaklar? Halkım kendi karnını doyuramazken  elbise mi,  ayakkabı mı 
düşünecek.  O boş gördüğün topraklarda çok denemeler yaptık, her türlü ürünü yetiştirmeyi denedik. Sonuç sıfır…” 

“ Değerli padişahım. Arazilerinizin büyük kısmı killi toprak tabir edilen cinsten.Killi topraklar  geçirimsiz topraklardır. Bu toprağa dikilen nebatların kökleri hava  ile  temas  edemez. Yağan yağmur suları  bitkinin  köklerine  ulaşamaz. Hava ve su olmayınca  da  bitkiler  yaşayamaz. Ülkeniz topraklarının verimli olan küçük bir bölümü kumlu topraklardır.  Kumlu  topraklar, bazı sebze ve meyvelerin yetişmesine elverişlidir. Fakat, kum oranı biraz fazlacadır. Uygun yerlerde killi toprakları kumlu topraklarla karıştıralım. Bu  karışım  gübre  ile  desteklenirse humuslu toprak oluşur. Humuslu topraklar verimli topraklardır. Bol ürün elde edilir. Ayrıca suni göletler yapılırsa, buralarda balık nesli  çoğaltılabilir. Ülke  insanlarının  et  ve  protein ihtiyacı karşılanabilir. Zamanla ihtiyaç fazlası ürünler ve balıklar komşu ülkelere satılıp para bile kazanılabilir. “

Gezgin Şehmuz’un  anlattıklarını  dikkatle dinleyen padişah:

“Aman be Şehmuz,yeter ki kendimizi doyuralım, para kazanması eksik kalsın.Duymadığımız,   bilmediğimiz nice şeyler söylersin.  Ağzından  bal  akar. Demek  ziraat  işlerinde  böylesine metotlar geliştirilmiş. İki yarımın toplamı bir değil, dört edermiş, beş edermiş demek ki. Hiç vakit kaybetmeye gelmez. Şehirlerden, kasabalardan, köylerden  temsilciler  gelsin.  Burada yapmaları gerekenleri öğrensinler. Öğrendiklerini gittikleri yerlerde  öğretsinler.  Şu  andan itibaren ülkemde genel tarım seferberliğini  başlatıyorum. “ demiş.

Ekim-dikim işlerinin başladığı günlerde, Gezgin Şehmuz’un gelişi, fakir ülke için büyük bir şans  olmuş. Herkes, Gezgin Şehmuz’un  anlattıklarını  can  kulağı  ile  dinlemiş.  Bilenler, bilmeyenlere anlatmış. Günlerce, haftalarca arabalarla kumlu toprak taşınmış. Yumuşak bir toprak çeşidi olan  killi  toprakla  karıştırılmış. Hazırlanan  tarlalar  sürülmüş,  gübrelenmiş, tohumlar atılmış. Su kanalları  açılmış. Tarlalar  sulanmış.  Sonbahar  yağmurları  toprağın sulanma işine kesin çözüm getirmiş. Ekim-dikim işleri bittikten sonra  uygun  yerlerde  suni göletler hazırlanmış. Buralarda balık yetiştirilmeye başlanmış. Aradan zaman geçmiş. Ülkenin birçok  yerinde  başaklar  boy  atmaya,  sebzeler  olgunlaşmaya  başlamış.  Herkes,  sevinç içindeymiş. Sebzeler ve meyveler toplanmış. Ambarlar ürünle dolmuş. Büyük ve küçükbaş hayvanlar çayırlarda, çimenlerde otlamışlar. Eskiden, zayıflıktan kemikleri sayılacak halde olan hayvanlar gelişmişler, semizleşmişler.

Ertesi  yıl,  tarım  yapılan  topraklar  daha  da  genişletilmiş.  Tarlalara  yeni  tarlalar  katılmış.  Kendilerine yetecek kadar yiyecek yiyen fakir ülkenin insanları daha bir hırsla, azimle işlerine sarılmışlar. Çok çalışmışlar. Hasat mevsiminden sonra ürün fazlasını elbise, ayakkabı, kumaş, ev eşyası gibi acil ihtiyaçlar karşılığında komşu ülkelerle takas etmişler. Önceleri  bu  ülkenin adını bile anmayan yabancı tüccarlar gelir, gider olmuşlar. Ticaret gelişmeye başlamış.

Daha ertesi yıl ürün bol olmuş. Elbise, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını karşılayan halk, ürünlerini  parayla satmışlar. Eski ahşap evler yıkılıp, yerine taştan, tuğladan, sağlam, iki üç  katlı evler  yaptırmaya başlamışlar. Padişah ise, iki katlı ahşap sarayının tam karşısına büyük  bir  saray  yaptırmış. Bu saraya taşınmış. Eski saray  Gezgin Şehmuz’un  ricası  üzerine  yıktırılmamış. Kapısına büyükçe bir levha asılmış. Levhaya Gezgin Şehmuz’un şu sözleri yazılmış.

“ Yok vardır. Var yoktadır. Önemli olan, yoktan varı ayırıp çekip almaktır. Yok  bir  tanedir. Bir yok,  iki yok olmaz. Var yoktan ayrılırsa çoğalır: İki olur, üç olur, beş  olur…Yok  varın gelişmesini önler, hapseder. Var yokun yokluğunda var olur, varlık olur. “

Gezgin  Şehmuz, üç yıldır bu ülkede olduğunu, ülkede yaşayan insanlara biraz olsun yardımcı olabildiyse kendisini bahtiyar ve mutlu hissedeceğini; öğrenme, inceleme, araştırma ile  çıkar  gözetmeksizin çok çalışmanın toplumları kalkındıracağını söyleyerek, padişahtan gitmek için izin istemiş. Padişah ve halk, her şeylerini borçlu oldukları, yoksulluğu yok eden  bu  değerli adamın  kalması  için  fazla  ısrar  etmemişler.  Biliyorlardı  ki , O,  bir  gezgindir.  Yardıma, öğrenmeye ihtiyaçları olan başkaları da bulunabilir. Gezgin  Şehmuz  padişah  ile  vedalaşıp saraydan ayrıldıktan sonra, padişah gözyaşlarını tutamamış. Evet…Bir  padişah  ağlıyormuş.

Yazan: Serdar Yıldırım


 7 
 : Cuma, 01.Ağustos 2008, 12:30:41 
Başlatan NURUM_61 - Son mesaj Gönderen: Halit ÖZKURT
Konu ile ilgili tarafınıza site içi mesaj gönderilmiştir.

 8 
 : Perşembe, 31.Temmuz 2008, 16:04:44 
Başlatan NURUM_61 - Son mesaj Gönderen: NURUM_61
hikmet cüreni deli kız türküsünü dinledim. albümünü adını  bununla ilgili bana yardımcı olursanız teşekkür ederim.

 9 
 : Salı, 29.Temmuz 2008, 11:10:48 
Başlatan Hasan (karadeniz) - Son mesaj Gönderen: Hasan (karadeniz)
Tabiki sigaraya hayir. Hic kimse sigara icilsin demedi ki.
Sonra sigara yasagi sadece Turkiye de degil, tum dunya da yasaklandi.
Turkiye‘de AB ye uyum kriterleri dogrultusunda uygulamaya gecmistir. Bu durum bizim burada da ( Hollanda) ayini sekilde isliyor. Kapali alanlarda sigara icme yasagi getirildi.
Calistigimiz is yerinde de durum ayni. Kantinde icme bolumu vardi, orayida yasakladilar. Ama kim dinler… tiryakilikten vaz gecmek veya bir insani vaz gecirmek o kadar kolay degilki. Hani o kadar kolay olsaydi. Milyonlarca insan nikotin denen beladan kurtulmus olurdu.
Arastirdigim kadariyle Osmanli doneminde de bir takim onlemler alinmis. Hatta baş kesmeye varan sert onlemler alinmissada yine onune gecilememis. Yani bu is o kadar kolay degil.
Bir yandan sigara fabrikalari calisacak, bir yandada sigara ölümcüldür diye paketin uzerine yazacak… celiskili bir durum degilmi sizce de.
Hollanda’da esrar icmek bile serbest; bunlarin onunu almak icin cocuklara ana okulundan baslayarak, ozel egitimli insanlar gelip, haftada bir dersler veriyorlar.

Ben, benim cocugun okuluna gitmistim bir ara aile toplantisi icin; bir seferinde okulun bahcesinde bazi genclerin sigara ictigini gordum.
–   Bunu ogretmenlerden birisine sordugumda, gulumsedi
–   dogru, haberimiz var, dedi...
–   yasakladik, bu seferde tuvalette icitiler,  dedi
–   biraz azalmissa da bir hayli zor, diye yakindi.
–   Cocuklarin genclik donemlerine gecislerde, arkadas guruplari arasinda daha cok oluyormus sigara aliskanligi gibi diger kotu aliskanliklar... Bir birlerinden cabuk etkileniyorlarmis bu yaslarda. Malumunuz hepimiz genclik gecirdik.
–   Ben kendi cocuklarima icmeyin diye bir sey dayatmiyorum. Ama onlara sorsan yinede benden cekiniyorlar. Bu durumda hic hosuma gitmiyor tabii. Ama henuz sigara kullandiklarina dair bir belirti gormedik, bu zaman kadar.
–   Icerseniz zararlarini gorursunuz ilerde, diyorum. Cunku bizim buyuklerin bize nasil tavrandigini biliyorum. Surekli korku temelinde oluyordu butun bunlar. Bu yuzden icmemeleri yonunde daha cok öz guven vermek lazim, diye dusunuyorum

Bizim eve yurume 5 dakika ilerde esrar alinip satilan, icilen yerler var. Bizim cocuk isterse oradan alip icebilir.
Cocuk dedigim 18 yasini gecti. Bu sene Atheneyim dedigimiz 6 yillik lisenin son sinifina gecti, bitirirse seneye dogrudan universiteye gidecek. Okulu bitirebilirse tabii.
Bu seneler icinde cokca meslek degistirdi.. kendi aklinca ve sonunda “Kriminoloji” denen, benim hic duymadigim bir bolumu secmeyi dusunuyor. Toplumsal suç ve suçluluğu inceleyen bir bilim daliymis. Ileride is bulurmu bulamazmi diye hic bir bilgim yok.
Sen bilirsin diyorum. Biz yapacagimizi yaptik, yapiyoruz; bundan sonrasi size kalmis bir sey…sigarami icersiniz, rakimi icersiniz, esrarmi icersiniz, size kalmis. Butun bunlari yapmazsaniz bizleri cok sevindirirsiniz. Bunlari yapmamak o denli zor bir sey degil, diyorum.
Sizlerin basarilari bizleri cok mutlu edecegini hic bir zaman unutmayin diyede zaman zaman hatirlatiyorum…
Hollanda da dogmus buyumus bir Turk genci olarak butun bunlari basarmak zorundasiniz, diyorum. bu Turkiye de yetisen gencler icin de gecerli.
Sirf kendi cocuklarima degil; gordugum, taniyip tanimadigim tum Turk cocuklarinin basarmak zorunda olduklarini dusunuyorum. Cunku tek kurtulus kurtulus degildir. Bu biraz ezberci bir slogan olsa da, dogruluk payi cok.
Sigara icenlere; acisakta acimasakta, saglik harcamalarini odesekte odemeskte; onlari gozden cikardim.. geriden gelenler icmesin diyedir, butun bu cabalar.

Benim bastan anlatmak istedigim, ulkemizde yapilacak yiginla isler varken, halkin dikkatlerini baska yonlere cekmeye kimsenin hakki yok, mantigi yonundeydi.

Simdiden basladi bile, eflasyon, devalüasyon derken IMF…dunya bakasi.
Zaten ekonomik zorluklar icinde olan halkimiz bu olaylar karsisinda dahada fakirlesiyor. ileride bunun faturasini hukumetle muhalfet bir birlerinin uzerine atacalar.. yok efendim sizin yuzunden oldu gibisinden, bir birlerini suclayacaklari kesin.
Yani su anda gelisen olaylar ileride siyasi bir malzeme olarak karsimiza gelecek. Halk ne alemde dusunen yok ya.
Yani; tozu dumana katip gitmek varken, tozu dumani yutuyoruz; tozu dumana katarak gidenlerin arkasndan.
Evet; Turkiye toz duman icinde…herkes gibi benimde uzuldugum olaylar bunlar.
Bekleyip gorecegiz: demekten oyle biktim usandim ki; bu kelimeyi bir daha kullanmak istemiyorum, ne goreceksek gorelim artik… mezara kadar bekleyemem, diyorum kendi kendime.
Su anda Turkiye de gelisen olaylar hakkinda bir sey yazip soylemeye gerek yok. Cunku her kafadan bir ses cikiyor.
Bir takim korku duvarlari orulmus, paronayak bir durum dogdu.
Yasal olmayan yollardan; telefon dinlemelerden alda, daha neler neler… herkes kendinden suphe eder oldu –acaba bende dinleniyormuyum- diye.
Hakkaten biraz muz cumhuriyetinemi donduk, ne?  Yoksa bu surec yasanmasimi gerekiyordu..!

Biraz dikkat ettim de; medya da herkesin bir yazar cizer takimi var. onlar aciklama yapiyor, atip tutuyorlar.. bizde bilgi sahibi oluyoruz. Bu nasil istir anlayamadim.
Ama; gercek yurt severlerin, demkrotlarin, aydinlarin, gercek milli duygular tasiyan sahsiyetlerin boyle gizli kapakli, -derin devlet- gibi islerle isileri olmaz, diye dusunuyorum. Olmamali… Onlar soyleyeceklerini her zaman acik acik soylemislerdir. Bedeli her ne olursa olsun, bundan sonrada soyleyeceklerdir. Gercek yurt severleri susturmak o kadar kolay degildir.

Ama; ortada buyuk suclamalar var.. ben derim ki; elma ile armutu bir birine karistirmadan, pirincin tasini iyi ayiklamak lazim…eger ortada suclular varsa tabii.
Baska ne diyelim; bekleyip gorecegiz…! Hay Allah, otobus duraginda otobusu 10 dakika beklemek bile SIKIYOR ken beni, yinemi bekliyecegiz… Ya sabir.
Mahsuni Serif’in dedigi gibi;
Dura dura bir hal oldum erenler
Bilmem aglasammi aglamasmmi…diyerek bitireyim bagri. Yoksa bu yazi bitmyecek.
Evet SiGARA ya hayiiiir. Grübel




 10 
 : Salı, 29.Temmuz 2008, 10:44:20 
Başlatan wolf_man_z - Son mesaj Gönderen: wolf_man_z
GAZETELERDEN ROPÖRTAJLAR...
Doğu Perinçek cezaevinden VATAN’ın sorularını yanıtladı

Ergenekon soruşturmasında tutuklanan İşçi Partisi Genel Başkanı Perinçek, “6-7 Eylül, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül, Ergenekon operasyonu yanında çocuk oyuncağı kalır” dedi

Ergenekon operasyonu kapsamında terör örgütü kurma iddiasıyla 21 Mart’ta gözaltına alınıp, 24 Mart’ta Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne konan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, VATAN’ın sorularını yanıtladı. Ergenekon örgütünün en tepe noktasında olduğu iddia edilen Perinçek’e, sorularımız görüş günlerinde avukatı Mehmet Aytekin kanalıyla iletildi:

Ergenekon ya da yeni adıyla “Agarta” operasyonu nedir?

Bunun yanıtını, İtalyan savcı İstanbul’a geldiğinde verdi: “Gladyo, ABD-CIA güdümlüdür. ABD, NATO ülkelerini bu örgütle denetim altında tutar muhaliflerini bu örgütle bastırır.” Amerika, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya 24 ülkenin sınırlarını ve rejimlerini değiştireceğim diye ilan etti. Adına Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dedi. Gladyo şu an Türkiye tarihindeki en büyük işini yapıyor ve Ergenekon operasyonu, Gladyo’nun kendisidir. Gladyo’nun Türkiye tarihindeki en kapsamlı ve en derin operasyonudur. 6-7 Eylül 1955, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 operasyonları Ergenekon Operasyonu yanında çocuk oyuncağı kalır. Yaşadığımız olay, 12 Mart ve 12 Eylül operasyonlarının devamıdır.

12 Mart ve 12 Eylül’ü Ordu yapmamış mıydı? Ergenekon Operasyonu, TSK’nın üst düzey komutanlarını hedef almıyor mu?

12 Mart ve 12 Eylül’ün Amerikan güdümlü paşalarını değil, Atatürk’ün generallerini! Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i de bir gladyo uygulamasıyla katletmediler mi? Bu kez başka bir Jandarma Komutanı ve Ordu Komutanı hapse atıldı. Türkiye’nin ve Türk ordusunun 1990’lı yıllarda yaşadığı yeni mevzilenmeyi anlamadan, hiçbir olayı açıklayamayız.

Türkiye’yi sarsan cinayetler sizle anılıyor?

ABD Türkiye’deki gladyonun operasyon merkezini de polisin içine kaydırdı. Polis içindeki yuvalanma, orduya karşı operasyon yapan bir örgüt haline getirildi ve bugün de işini yapıyor. İzliyor, dinliyor, topladığı bilgileri “Darbe Günlükleri” haline getiriyor Trabzon’da örgütlediği sözde haber elemanları ile Santoro Papazını ve Hrant Dink’i katlediyor.

Bütün bunları polis içindeki gladyo mu yapıyor?

Arkasında ABD var, en önemlisi bu. Bugün ABD’nin NATO ülkelerinde örgütlediği derin devleti bunlar oluşturuyor. Tayyip Erdoğan bizim saptadığımız tam 31 konuşmasında “ABD’nin BOP Eşbaşkanı” olduğunu ilan etti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da bir bir saptadı bunu.

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.5 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC

© Akçaabat-Acısu.Com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli! Dilber MC Theme by HarzeM